TO DO LIST BEFORE DIE

1  KINTAI BRIDGE, JAPAN, KİNTAİ KÖPRÜSÜ, JAPONYA

kintaikyo

MY JAPAN LOVE

 Sakura ağaçlarının arasında gizlenen güzellik olarak nitelendiriyorum ben bu köprüyü. Fakat genel olarak şöyle tanımlanır; Nishiki Nehrinin üstünde, Japonların en güzel 3 köprüsünden biri olduğu söylenen, ahşaptan yapılma birbiri ardına 5 kemerin birleşiminden oluşan tarihi bir köprü.

Neden buraya mutlaka ama mutlaka gitmeliyim sorusuna gelecek olursak, daha önce Japonya’ya gitmiş fakat bu köprüyü göremeden gelmiş olmanın verdiği bir pişmanlık var üzerimde. Ama bundan ziyade bu şaheser, nehrin üzerinde bir devin kocaman bir kayayı sektirdiğini gören bir mimar tarafından yapılmış gibi gözüküyor ayrıca seken kaya siluetindeki kemerler, kemerlerde yürüyebilmek için yapılmış tahta merdivenler ciddi manada merak uyandırıyor. 17.yy da yapılmış bir tahta köprü olarak rakiplerini çok geride bıraktığı aşikar.

Lakin hala köprüdeki en önemli ayrıntıyı söylemedim. Sakura ağaçlarını biz kiraz ağacı olarak biliyoruz. Her bahar ayında çiçek açıp pembeden beyaza beyazdan mora çalan renkleriyle kendisine hayran bırakan şu ağaçlar..  Beyazlığıyla masumiyeti ve saflığı, pembesiyle şirinliği ve tatlılığı, moruyla kararlılığı ve asilliği çağrıştırdığı gibi ardından gelen kıpkırmızı, sulu ve etli kirazların tadına doyum olmuyor. Her şeyiyle harikadır bu ağaçlar ve bunlardan daha çok sevdiğim başka bir ağaç var mı bilemiyorum gerçekten.

evening-at-kintai-bridge-in-spring-1947

Küçük ama hoş bir el çizimi

              Sakuralarla köprü arasında ayrılmaz bir bütün oluşmuştur. Her bahar ayında Kintai Köprüsünün etrafına dikilmiş yüzlerce Sakura ağacı çiçek açar. İnanılmaz güzellikte manzaralar oluşur ve bu görüntülere her bakışımda köprünün geçmişine giderim fakat aklıma gelen hikaye hiç değişmez. Kraliyet soyundan gelen fakat saraydan uzaklara düşmüş zarif ve naif bir prenses sarayına daha kolay gidebilmek için bu köprüyü yaptırmış, yolda yalnızlığını ve kederini unutmak için de köprünün her tarafına Sakuraları diktirmiş. Sarayından uzak olsa da bu ağaçlar onu anlıyormuş, çoktan onları sevmeye başlamış. Kendi gibi zarif, saf, masum ve güzel ağaçların çiçekleriyle konuşurmuş sarayı her ziyaretinde. Ve her gidişinde askerlerinin taşıdığı arabasından bir süreliğine nefes almak için inermiş, çiçeklerin kokusunu içine çekip, dalından kopmuş çiçeklerin bembeyaz yapraklarının havada uçuşunu izlermiş. Tekrar binermiş arabasına, arkasına ufak bir kaçamak bakış atarmış, özleyecekmiş bu ağaçları. Artık ne saray vuslatı olmuş, ne de köprü. Prenses ömür boyu Sakuralarıyla dolu köprü ve sarayı arasında, arafta, kalmış. Prensesin o bakışı gözlerimin önüne gelir, çekik gözlerinin arkasındaki keder ve hüznün arasında yeşeren sevgi ve özlemi görür gibi olurum. İşte böyle bir yer bana göre Kintai Köprüsü.

Bizi sevdiklerimize ulaştıran bir yol. Yoldan geçtikçe sıkıntılarımızı unutuyoruz çiçekleri izlerken. Vuslata giderken yeni bir vuslat daha oluyor kalbimizde; Sakura çiçeklerinin sevgisi.

Anlattığım prenses tamamen benim kalbimde hayat bulmuş olsa da, belki de bu yüzden Japonlar her yıl bahar ayında Cherry Blossom Festival – Kiraz Çiçeği Festivali düzenlerler. Bu köprüye gelip kiraz ağaçlarını seyrederler. Tonlarca fotoğraf çektirip bir daha ki senede yine bu köprüye gelme sözü verirler. İçlerinde bir hasret, özlem yeşermeye başlamıştır çoktan. Farketmeden.

Aynı zamanda yılın sonbahar ayında da renk değiştirir bu çiçekler. Ama kesinlikle bahar ayında gidilmesi gerektiğini düşünüyorum. İnşallah bir bahar ayı bu ağaçların inanılmaz çekim gücü beni dünyanın öbür ucuna tekrar götürecek.

386193-bridges-architectural-wonders-around-the-world-kintaikyo-bridge-iwakuni-city-japan

Kıvrım Kıvrım Japonya🙂

2 PİNK LAKE, LAKE HİLLİER, AUSTRALIA, PEMBE GÖL, AVUSTRALYA

PİNK LAKE

MY PINK LOVE

Bir kaç yıl önce sosyal medya ortamlarının birinde beni çok etkileyen bir manzara fotoğrafına denk gelmiştim. Başta inanmamış, “Sahtedir bu, içine gıda boyası katmışlardır” diye düşünmüştüm.😀 Çünkü gördüğüm o fotoğrafta pespembe bir göl vardı. En sevdiğim renk, yaşam tarzım, bir evim olsa boyasından askısına kadar her şeyi pembe yapacak bir insanım. (Evi henüz yapamasam da odamı öyle yapmak için uğraştığım doğrudur :)) Ben bir yere baktığımda zaten pembeyi ve tonlarını diğer renklerin 3-5 adım önünde görürüm. Gözlerimin gördüğü gerçek bile olsa algım çok seçici bu konuda malesef.

Velhasıl, bu vesileyle biraz araştırmak istedim gördüğüm fotoğrafın gizemini ve hikayesini.

Dünyada çoğu farklı yerlerde olan tamı tamına 8 tane pembe göl varmış. Cahilliğin bu kadarı der ve başımı öne eğerim. Yeryüzünün 3’de 2’si sudan oluşuyor ve bu suların %99’u mavi tonlarındayken neden 8 tane gölün rengi pembe? Bilim insanları işin içine giriyor bu noktada, her bir göle pembe rengini veren şeyin gölün doğal ortamında yaşayan bakteriler olduğu ortaya çıkıyor. İlginçtir ki bu göllerin hepsinde farklı bakteriler var veya farklı miktarlarda var. Bu da göllerin pembelik tonunu etkiliyor, kimisi bahar aylarında pembe oluyor, kimisi güneş ışınlarına göre daha çok pembe oluyor. Kısaca hepsinin neden pembe olduğu sorusuna verilecek cevap farklı. Benim pembe gölüm ise Avustralyada, bir adada, bir tarafı yemyeşil ağaçlarla diğer tarafı kumsal ve masmavi okyanusla çevrili olan. Gölümün en sevdiğim özelliği, bilim adamlarının bile henüz gölümdeki pembeliğe sebep olan bakteriyi, veya onun salgıladığı bir maddeyi, veya bambaşka şeyi bulamamış olmaları. Tabi çeşitli teoriler ve hipotezler var ama gölümün rengi hala bir gizem.

8465852977_fa54bd0777_o

Uzaktan oldukça etkileyici görünüyor

Bu gölün sevdiğim ikinci bir özelliğiyse Avustralya’da olması. Bu ülkeye, kıtaya, karşı çocukluğumdan beri bir sempatim var; sinemada izlediğim ilk film olan Kayıp Balık Nemo’da palyaço balığı Marlin oğlunu bulmak için çok uzaklara Sidney’e gidiyordu, ve çocuk aklım Sidney’i gidilmesi gereken bir yer olarak kafama kazıdı. En sevdiğim kişilerden birinin Avustralya’da vefat etmesi beni etkileyen diğer bir olay sanırım.. Neyse bence Avustralya, ormanları, çölleri, okyanusu, nehirleri, gölleri, bitkileri, hayvanları, adaları, balıkları ve daha bir sürü özelliğiyle dünyanın küçük bir minyatürü. Orada ki çoğu şey hoşuma gidiyor. Mutlaka gideceğimi düşündüğüm bir kıtada yapmayı istediğim şeylerin başında işte bu pembe göle gitmek geliyor.

Pembe gölümü 1800’lerde Matthew Flinders adında İngiliz bir asker bulmuş. Bu asker aynı zamanda harita çizeriymiş o yüzden taaa Londra’dan Avustralya kıtasına gelmiş gemilerle, haftalarca süren bir yolculuk yaparak. Avustralya kıtasının etrafını dolaşmış ve bu kıtanın nerdeyse tamamının haritasını çıkarmış ancak bu başarı(!)lara rağmen talihsiz bir şekilde genç yaşta ölmüş. Şimdilerde kendi hatıralarından oluşan bir kitabı yayınlandı “A Voyage to Terra Australis” . Üzülerek söylüyorum ki bu kitabın değil çevirisi İngilizcesini bile kitabevlerinde ve sanal ortamda bulamadım. Okumayı çok istediğim bu kitabı amazondan almaktan başka bir çarem kalmadı.

Bendeki hikayesi acaba nasıl olurdu bu gölün diye beynimi ve kalbimi kurcalıyorum, ve şu ufak sözler geçiyor aklımdan.. Matthew abimizin gözlerini ödünç alıyorum bir süreliğine.

1802 yılının bahar ayında, binlerce kilometre öteden gelmiş okyanusları aşmış biraz da yıpranmış bir gemideyim. Kraliçeden emir var. Avustralyayı
keşfedeceğiz veya sömürebilmek için başka neler var bir göz atacağız. Başladık keşfe böylece. Sessiz ve yalnız kıtanın çevresini dolanıyoruz günlerdir, şu an batı
kıyılarında sahilden çok uzaklaşmadan seyrimiz devam ediyor. Gözetleme kulesindeki gözcü mürettebata batıda bir ada gördüğünü söyledi ve kaptan sonunda kayıp hazine bulabileceğim bir ada olabilir düşüncesiyle rotayı batıya çevirirken acaba bu sefer ne göreceğim? güney kıyılarında gördüğüm karnında garip keselerin içinde yavrusunu taşıyıp durmadan zıplayan şu hayvanı tekrar görebilir miyim acaba? veya büyük büyük ağaçlardan sarkan o miskin şeylerden burada var mıdır? gibi düşünceler zihnimden
geçiyordu. Hayal aleminde geçirdiğim bir saat sonunda adaya ayak bastık. Aç gözlü kaptan ve mürettebatı muhtemelen gene bir hazine sevdasıyla buldukları her toprağı
eşelemeye gidiyorlardı hızlı hızlı. Ben ise her zaman ki gibi yavaş ve aheste adımlarımla ilerledim, adadaki her bir ayrıntının farkına varmak, en ufak detayı
kaçırmamak ve adayı her adımda içime çekmek için.. Huyumdur gittiğim her yeri zihnimde canlandırmak ve geri dönüş yolunda kaybolmamak için mutlaka araziye hakim olabileceğim en yüksek yere çıkıp gözlem yapmak. Şanslıyım ki ada çok büyük değil, yüksek bir yere çıkmak saatlerimi almayacak bendeki bu miskinlikle. Okaliptus ağaçlarını inceleyerek gemimizin hemen kuzeyindeki tepeye çıkmak gene baya bir zamanımı aldı. Pis kaptanın ağır hakaretlerine maruz kalmak istemiyorsam acele etmem
gerekecekti. Adımlarımı adetim olmayarak hızlandırdım ve sonunda zirveye ulaşmıştım.

Kuş bakışı, Ada ve Göl

Geriye oturacak çok sert olmayan bir kütük, serinlemek için tropik ağaçlardan  yere düşmüş büyük bir yaprak bulmak kalıyordu. Gerisi zaten kolay. Beni bekleyen, en mahrem yerlerine kadar görebileceğim bir ada vardı. İşler hiç umduğum gibi  gitmedi. Oturduğum gibi ayaklanıp tepeden aşağı kuzey doğu yönünde nefes almadan koşmaya başladım. Gözlerime inanamıyordum, güneş fazla mı çarpmıştı beni. Ne gördüğümü gidene kadar söylemeyeceğim, deli falan sanırsınız. Kusura bakmayın ama delirmek için daha yaşım genç ve bu riski göze alamam. Belirtmek istiyorum ki çevreyi incelemediğim zamanlarda inanılmaz ciddi hızda koşarım. Tahminimce 15 dakika içinde batı sahiline varmıştım, buralarda bir yerde olmalıydı. Ahh neredeydi,  uzaktan tam hesaplama yapamamışım sanırım, şuradaki okaliptus ağaçlarını geçmeliyim belki de. İşte karşımda. Hayal gibi. Kim derdi dünyanın bir ucunda, böyle basit bir adada PESPEMBE bir gölün olacağını.

Doğa o inanılmaz büyüsünü tekrar yapmıştı, gözlerimin önünde duruyordu. Ve bu gölü ilk ben bulmuştum, benimdi bu artık. Yüzyıllar sonra bile bu göl benim adımla birlikte anılacaktı. Çıktığım bu lanet olası yolculuk meyvesini vermeye başlamıştı sonunda. Londra’da tüm şan ve şöhreti bunun için terketmiştim demek ki. Anlattığımda her hanımın ağzını açık bırakacak bir bilgi, bir görüntü, bir detay. Ben Matthew Flinders, genç yaşta askerlik, harita çizerliği, araştırmacı, bilim adamı ve anlamını bile bilmediğim amaçlar adı altında yurdundan uzaklara düşmüş genç bir adam. Hayatım işte şimdi başlıyor.

NOT : Bu gölün suyu kesinlikle insan için bir tehlike arz etmiyor, oldukça sağlıklı.

3 PUTRAJAYA MASJID – PINK MOSQUE, PUTRAJAYA, MALAYSIA, PEMBE CAMİ, PUTRAJAYA, MALEZYA

Enfes, Enfes!

Babamın iş arkadaşı aynı zamanda komşumuz da olan bir aile 2 sene önceki yaz tatilinde YÖK’ün üniversite hocalarının yurt dışında dil eğitimini tamamlayıp geliştirmesi için desteklediği program vesilesiyle 3 ay boyunca Malezya’da kaldılar. Malezya’dan döndükleri gün epey heyecan vardı, ihvanımız Malezya’da ne görmüş ne yapmış merak ediyorduk neticede. Hemen aile toplantısı kurulup, çaylar demlenip koyu sohbete başlandı. İlerleyen saatlerde çantalar açıldı, hediyeler, hatıralar takdim edildi derken bir anda valizden morumsu pembemtırak bir şey çıktı. Elmadan biraz büyük, oval gibi bir şey. Öğrendik ki DRAGON FRUIT diye zikredilen bir meyveymiş bu şey. Dışı mor içi ise bembeyaz olan meyvenin tadı da çok güzeldi, tam tropikal iklimin ürünü, hem estetik olarak hem tad olarak nefis. Bir de STAR FRUIT var o da çok değişik, merak edenler araştırsın derim.🙂 Tabii mangolar, papayalar, ananaslar gibi burada da tadabildiğimiz meyveler vardı ama esas yerinde yetişmiş mango kadar nefisine Türkiye’de rastlamamıştım. Böyle rengarenk çeşit çeşit meyveler ikram ettiler, benim gibi meyveci bir insan için şahane bir deneyimdi.

Hemen uçağa atlayıp Malezya’ya gidesim geldi ve meyve bahçelerine atlayasım, çatlayana kadar DRAGON yiyesim vardı. Sanal ortamda oradan oraya dolanıp Malezya’yı adam akıllı araştırmaya giriştim. Daha önce Malay arkadaşlarım vardı ama demek ki kaçırdığım bir sürü şey varmış. Pek bilmediğimiz bu ülke manevi yönden bize o kadar yakın ki nasıl olur da bizler böyle bir kardeş ülkemizi çok bilmeyiz, gidiş gelişi sık yapmayız diye düşündüm. Malezya’nın %50’si Müslüman, geri kalanları Hristiyan, Budist Çinliler ve Hindulardan oluşuyor. Resmi din İslam ve Kamu çalışanları, Hakimler, Öğretmenler, Doktorlar, hatta bakanlarda bile tasvip ettiğim Müslüman Hanım tiplemesiyle karşılaşabildiğimiz bir ülke. Darısı başımıza. Tabii ki de Müslüman bir ülkenin istifade edilmesi gereken en önemli yerleri bana göre camiiler olduğu için ülkedeki önemli camiileri araştırdım. Ve tik, tak! Canım Malay’ler sanki beni düşünerek mimarisindeki estetik algısı ve kullanılan motifleri bayıldığım tarzda yapmışlar. ( Pembe olduğu için değil de estetik algısındaki ince ince motifler etkiledi diyor burada yazar.)

putra-mosque-06

Boynum mu tutuldu sanki

 Gül işlemeleri ve mermer oymalar bulunan duvarlar ve pembe granitten yapılan camiinin kubbesi Arap tarzı bir mimariye sahip, camiinin minaresi ise bana daha modern bir tarza sahip gibi geldi. 15 000 kişi aynı ayna bu camiide namaz kılabiliyormuş ve camiinin avlusunda birbirinden hoş bahçeler, çiçekler, havuzlar varmış. Malay’lerin sevdiğim diğer özelliği ise yaptıkları her imarda insana İslamı hatırlatmaları. İslamın 5 şartını temsil etmesi için camiiyi 5 katlı yapmışlar ve camiinin bulunduğu Putrajaya kenti sadece 19 yılda sil baştan her şey suni, nehirler ve dereler dahil, olarak inşaa edilmiş. Bazı gerekçelerle 1995 yılında yapımına başlanan bu kentte de 3 ana unsur esas alınmış, İnsanın Yaradan ile, İnsanın İnsan ile ve İnsanın Doğa ile uyumu. Şehir ayrı bir olay zaten, köprüleri, devlet binaları, yapay gölleri, bahçeleri, yolları ile insana huzur veriyor. Nerdeyse şehrin yarısı yeşillik alanmış. Malay’ler yeşile ve doğaya çok önem veriyorlar, kesinlikle yeşil alanlara zarar verenlere tahammülleri yok. Putrajaya şehri için daha fazla bilgi için benim de birkaç tüyo aldığım şu siteden faydalanabilirsiniz. ( http://gezgindergi.com/malezyanin-akilli-bahce-sehri-putrajaya/ )

Camiinin olduğu meydan, nehir...

Camiinin olduğu meydan, nehir…

                Camiinin hemen önünde yine insan yapımı suni bir nehir bulunuyor ve kesinlikle bu berrak sular camiiye bambaşka bir hava katmış. Geniş ve sıcak avlusunda dua ederken bir yandan suyu, dalgaları, nehirden geçen vapurları izleyebiliyormuşuz. Fevkalade. Arkamda pembe camii, önümde nehir, camiinin avlusundaki bahçede bir ağaç buldum, çimlerin üzerine oturup sırtımı yasladım ağacın gövdesine. Bir kitap, bir kağıt, bir de kalem tüm gerekenler. Gözlerimi kapatıp, dinliyorum sessizce. Nehrin dalgalarının fısıldaşmaları, arkadan gelen çocuk sesleri, uzaklardaki vapurların homurtusu, rüzgarla dans eden yaprakların sallanışı… Daha sonra biraz kitap okuyorum aklıma gelenleri not ediyorum bir yandan. İlham perimin uğramaması için hiçbir sebep yok. Koşturmaca ile geçen, günlerin birbirini kovaladığı, anın yakalanamadığı, zamana karışıp giden, düşünmeyen, görmeyen, koklamayan, hissetmeyen bir dünya hayatından sıyrılıp bu mekanda oturup biraz nefes almak gerek. Biraz rabıta, biraz tefekkür, bolca şükür. 

Bu resim de son noktayı koyar.

Bu resim de son noktayı koyar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s