Rüzgarla Yolculuk

Rüzgâr seninle bir yolculuğa çıkalım.

Bu sefer tuttuğun elimi pasifik kıyısında, mercanların orta yerinde bırak. Berrak suyun üzerinde kol kola uçarken altımızdan geçen rengârenk balık sürülerine bakalım. Küçük bir denizatı, sürüsünden uzaklaşıp kaybolurken dudaklarından çıkan sıcak bir esinti onu güvenli limanlara ulaştırsın. Kayalıkların üzerinde güneşlenen kaplumbağaların ayakuçlarına yatalım.

Güneş tenimi yakıyor ama üzerimde gezinirken içim ferahlasa da ben Rüzgârı tek seviyorum. Hayvanların canı sıkılmış olacak ki teker teker okyanusun serin sularına atıyorlar küçük bedenlerini. Bende bunaldım ve kendimi Rüzgârın kollarına bırakmaktan başka istediğim bir şey yok.

Hadi Rüzgâr, at kolunu omzuma ve götür beni serin bir ağaç altına!

İklimlerden sevdiğim sen, mevsimlerden bahar ve ağaçlardan Söğüt. Kokunu dalları arasından geçirip, her bir yaprağına değdirip bana getiren Söğüt Ağacı işte. Bu kıyılarda bulunur mu bilmiyorum çünkü hülyalarımda Rüzgârdan başkasıyla gitmediğim bir yer hakkında bilgim, bana etrafta gösterdiği şeyler kadar ve onun olduğu bir yer yok ki söğüt kokusu eksik olsun. Dalları arasında koştururken seni izleyeceğim bir Söğüt bulalım Rüzgâr!

Kayalıkların arka yerinde iki portakal ağacı onlarca muz ağacının yanında güneş gibi parlıyor. Burası bir yağmur ormanı mı yoksa kitaplarda bahsedilen cennet dedikleri tropikal adalardan biri mi? Hadi Rüzgâr, cennetimizde keşfedilecek bir sürü gizli hazine var!

İleride bina kadar kalın gövdesi ve bulutlara dokunan uzun dallarıyla tüm ormanı kucaklayan bir ağaç gördüm. En yüksek dallarından birinde albatrosların topladığı kuru dal ve otlardan yapılmış devasa bir yuva var. Bomboş… Ne istediğimi biliyorsun, benim kanatlarım yok. “Rüzgâr beni kucağına al, yuvaya çıkalım!” demeye kalmadan bulutların üstünde bir volta atıp yavaşça sahipsiz kalmış çalıların üzerine bıraktı.

Sevgili Rüzgâr, bütün kâinat kurak ve çorak kalacak olsa dahi benim olmadığım bir yere gitme diyecek kadar insafsız ve seni sadece kendime ayıracak kadar da bencilim.

Ağacın tepesinde dikilip sonsuz maviliğe bakarken parmaklarımın arasından sinsice geçiyorsun. Beni korkutmak niyetin fakat seninleyken pek bir şeyden endişe etmediğimi unutuyor gibisin. Gözlerinde iki farklı mavinin yansıması var; biri yeryüzü biri gökyüzü, biri sen biri ben gibi, aydınlıklar içinde gülümseyen sen ve karanlığın medarı iftiharı ben. Ufuk çizgisi aydınlık ile karanlığın ve yer ile göğün buluşma yeri olduğu kadar Rüzgârla bana ait olan bir mekân.

Yerden metrelerce yüksekte bulunan yuvanın kenarlarından semayı saatlerce izleyelim. Güneş yavaş yavaş batarken maviler tahtını önce turuncuya ardından kızıllara bırakıyor. Ana karadan kilometrelerce uzakta bir kuş sürüsü takılıyor gözlerime. Sıcak bir yuvaya hasretlik çekmek ne zormuş, ait olduğun yeri bulabilmek uğruna oradan oraya savrulmak ne koyuyormuş.

Benim ait olduğum bir yer yok Rüzgâr, aradığım yer de. Dayanabildiğim tek şey kollarında oradan oraya savrulmak ve uçsuz bucaksız deryalarda kaybolmak.

Gün geceye teslim ederken emaneti ormanda hayat durmak üzere. Kanaryalar ve sakalar en yakın dallara tünedi ve ağaçlar nefes almayı bıraktı. Küçük denizatı ailesiyle beraber mercan kayalıklarının arkasındaki evine döndü. Kaplumbağalar resifin gözden uzak köşelerinde çoktan inzivaya çekildi. Rüzgâr, biz de gidelim koydaki sahile!

Titriyorum. Akşamın sakinliği korkutucu fakat güneşin yokluğu kanımı donduruyor. Tepemizde yıldızlar bir nebze önümü görmeme olanak verse de ben senin rehberliğinde karanlıklara dalıyorum. Gördüklerime değil sana güvendiğim yolda akıbeti belli bir berdar olmaktan çekinmiyorum. Hakikat ne denli ağır olursa olsun Rüzgârın peşinde olmadığım başka bir yol bilmiyorum.

Rüzgâr, dalgaların mırıltısını en iyi duyabileceğimiz yere gidene kadar durmayalım. Önce topladığımız çalı çırpıdan bir ateş yakalım, ayyuku izlemek sonraya kalsın. Hem belli mi olur binlerce yıldızın arasından Şimal’i ararken belki Zühal’e denk geliriz.

Sırtımı Rüzgâra yaslayıp gözlerimi kapattığımda yanan dalların çıtırtıları bile soğuktan buz kesmiş bedenimi ısıtmaya yetiyor. Gece ilerliyor farkına varmadan, ben ise kıpırdamak bile istemiyorum. Tan yeri ağarırken üzerime çöken yorgunluk ölümün ağırlığı gibi. Ve bir gündü kelebeğin ömrü zaten fazlasında gözüm yok. Rüzgâr gökyüzünün Turanı idi, ben yeryüzünün mihmanı…

Rüzgâr son dakikalarımda yanımdan ayrılma. Ruhum yavaş yavaş tenimden koparken kulaklarımdaki son ses sen ol istiyorum.

Hadi Rüzgâr, bir şarkı söyle. Sözlerini iyi seç ki Şemse merhaba, bana elveda olsun…

One response to “Rüzgarla Yolculuk

  1. “Beni korkutmak niyetin fakat seninleyken pek bir şeyden endişe etmediğimi unutuyor gibisin.”
    Söylenmek istenen daha güzel nasıl anlatılabilirdi bilmiyorum.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s