BİRAZ DAHA // Dostluk 3

Sudan yansıyıp tenime dokunan ışık zerreleri içimi ısıtıyordu. Tek bir dalganın olmadığı berrak bir koyda güneşin keyfini çıkarıyordum. Bana ait bir dünyanın en güzel adasında yemyeşil ve masmavi lagünlere bakıyordum. Su o kadar ılıktı ki varlığını varlığımdan ayırmak zordu. O kadar temizdi ki bazen kumun üzerinde yattığımı sanıyordum bazen de görünmez çelik iplerle havada asılı olduğumu düşünüyordum. Bu parlak ve ışıltılı yerde evrenin tüm renkleri emrime amadeydi.

Altımdan geçen küçük balık sürüleri ayaklarımı gıdıklıyordu. Tebessümle onları izlerken kalabalık bir palyaço balığı grubu beni rahatsız etmekten çekinmeden bir karmaşa yarattı. Altımdaki kum kalkmış ve su kısa sürede bulanmıştı. Sessizce hayıflanırken arsız sürünün yönünün değiştirip tekrar benim olduğum tarafa doğru geldiğini gördüm. Gittikçe kalabalıklaşmışlar mıydı yoksa bana mı öyle geliyordu. Hayır, hayır bu olamazdı. Bir sandal büyüklüğüne ulaşmış üzerime doğru saatte 50 km hızla gelen korkunç turuncu balıklar, Turuncu? Turuncu!

Terden sırılsıklam olmuş bedenimde çıkan alevlerin rengi bile turuncuydu. Bir haftadır kâbuslarımın sebebi, sahibi olduğum dünyayı elimden alan arsız ergen kesinlikle Turuncuydu. Oysa ne kadar umutluydum benden vazgeçtiğini sandığım o kısacık azıcık süren beş dakika boyunca bir daha onu görmeyeceğime. Hatta en mutlu dakikalarımı yaşadığım o sürede Turuncuyu düşünmüş, “Acaba çok mu kaba davrandım, arkadaş olmak istemesi o kadar da kötü değil sonuçta” gibi bir iki kelam etmiştim. Tam bir aptalım. O baş belasına karşı gardımı indirmek göklerden gelen bir cezaydı.

Esasında dazlak kafasını ilk gördüğümde bir şeylerin istediğim gibi gitmeyeceğini biliyordum fakat bunu kabullenmek için tüm umutlarımı kaybetmem gerekiyordu. Kaybettim. Ondan kaçtığım iki hafta hiçbir şey ifade etmemişti ve ben de pes etmiştim artık. Kaybedecek bir şeyim yoktu. Zaten emindim geçici hevesinin zamana bırakılması gerektiğine. Milimetrik ölçülerim ve ince hesaplarımın bu manyak üzerinde etkisiz olduğunu nereden bilebilirdim. Her şeyi kontrol altında tutmaya çalıştığım günün sonunda dediği bir avuç çarpık söz beni gene kızdırmıştı. Son bir hafta boyunca ısrarcı tuhaf isteklerine maruz kalmıştım ama henüz boyun eğmemiştim. Havuzda karşılaşıp bir iki sohbet edecek kadar bir samimiyet yeterliydi, daha fazlası olmasına izin vermeyecektim.

Kaçmaktan vazgeçtiğim gün ona bir şans vermiştim. Havuzda geçireceğim kıymetli saatlerimi onun konuşarak harcamıştım ama nedense pişman değildim. Hala bela olarak görsem de Turuncu son derece samimi bir mizaca sahipti ve onunla konuşmak çok rahatlatıcıydı. Suyun içinde iki garip çocuk saatler boyunca gülüp eğlenmişti ama henüz bir tanesi –yani ben- durumu kabul edememişti. Saatimin dolmasına az bir süre kala söylediği sözler işi daha da kötüleştirmişti.

“Hey Kara, dostluğumuz zorlu ve çetin bir sınavı atlattığı için çok şanslıyız.-” Ondan kaçtığım iki haftayı kastediyor. “-fakat artık daha önemli işlerimiz var. Sen ve ben bu semtin keskin duyularına sahip en zeki avcısı Turuncu ile onun umutsuz ve uğursuz fakat sadık dostu Kara’yız. Yardımını istediğim bir konu var, detayları bizim mekânda konuşuruz. Bu cumartesi ilk iş bize geliyorsun.”

“Asla. Olmaz.”

Sanki çok absürt bir cevap vermişim gibi tepki veriyordu. “Ne?”

“Gelmeyeceğim diyorum.” Ama yemezler.

“Saçmalama dostum, geliyorsun.”

Kesinlikle kızmaya başlamıştım. “kafana göre ölçüp biçmekten vazgeç seni lanet olası nereye gidip gitmeyeceğim bana kalmış. Ayrıca fazla hayal dünyasında yaşıyorsun sanırım ama senden Sherlock değil olsa olsa Scooby Doo olur. Ve sana asla yardım etmem. Kafayı yemişsin.”

“Bana gelmekten bu kadar utandığını bilseydim hiç teklif etmezdim dostum sakin ol. Cumartesi sendeyim.” Turuncu kesinlikle sınırlarımı zorluyordu.

“O çirkin suratındaki iğrenç bir göz kırpma mıydı? Sanırım kusacağım.” diyerek onu vazgeçirdiğimi sandım ama Turuncu sadece kusma kısmına takılı kalmıştı.

“Öyle bir haltı sakın ortak havuzda yapmaya kalkışma.” Bu çocuğun espri anlayışı bile beni geriyordu.

“Aah çıldıracağım, evime sakın gelme o gün dışarıda olacağım. Ayrıca ne gamsızsın, istenmediğini söylüyorum ama zerre umurunda değil.”

“Geliyorum ve açıkçası ağzının bozuk olduğunu biliyordum Kara, sorun değil. Ölümüne kankayız.”

“Iyk!  Altın üstün klişe. Kimse ömrünün sonuna kadar en iyi dost olarak kalamaz.” O an gerçekten Turuncuyu üzmek istemiştim.

“Haklısın, normal bir hayatı olan insanlar olamaz belki ama parmakla sayılı yılları kalan çocuklar içindir klişeler.”

Üşüdüğümü hissettim. Kanım donmuştu. Turuncunun aniden söylediği bir cümle aklımda ve kalbimde bastırmaya çalıştığım fırtınaların kabarmasına sebep olmuştu. Bana sırtını dönüp suyun içinde kaybolarak acaba gözlerine dolan yaşları mı gizlemeye çalışmıştı hiç bir zaman bilemedim. Ama emindim, kalplerimize değen bu yakıcı ve boğucu havada gözlerinin dolmaması imkânsızdı. O gün bir şeyi daha fark etmiştim.

Yıllar boyu içimdeki karanlıkta tutabileceğim bir sıcaklık aramışım. Benimle aynı karanlığa sahip, benimle aynı karanlığı paylaşacak biri. Turuncuyu kendimden uzaklaştırmaya o kadar kafayı takmıştım ki bana uzanan elini görmezden gelmiştim. O da ben gibiydi. Sahte gerçekliği yaşamak yerine karanlığın en dibinde kıvranmaya hazırdı. Turuncuyla olan ilişkimiz önce basit bir kovalamacadan ibaretti, sonra havuzda sohbet eden iki tanıdığa dönüşmüştük ve artık dost olmuştuk.

Evime gelmesini hala istemiyordum. Son bir haftayı bu fikirden vazgeçirmeye çalışmakla geçirmiştim ama sonuç alamamıştım. Son bir haftada ne çok şey olmuştu. Turuncuyla olan sohbetimiz her gün daha da koyulaşıp derinleşmişti. Zaman her zaman yavaş akardı benim için. Oysa cumartesinin gelişi çok hızlı olmuştu. Annem ve babam ısrarla iyi olup olmadığımı sormuşlardı. Aksi yönde ikna etmeye çalışsam da Turuncuyu fikrinden vazgeçiremeyince Cuma günü akşam yemeğinde turuncunun geleceğini söylemek zorunda kalmıştım. Verdikleri tepkiler karşısında en büyük şoku yaşayan ben olmuştum.

“Biliyordum sende bir şeyler olduğunu, Oğlum bu kadar çekinmene gerek yoktu. Keşke daha önce söyleseydin arkadaşın için hazırlık yapardım.” Annem ve gözünden kaçmayan ayrıntılar. Bu kadına karşı hiç bir zaman kazanamazdım.

“Anne abartma sadece Turuncu gelecek. Odamda takılırız çoğunlukla.”

Babamdan gelecek ilk soru hakkında içimden tahmin yürütüp kendi kendime bahis oynuyordum. “Nerede tanıştınız, nasıl birisi, ailesi mi bırakacak, adresi bulabilirler değil mi?” İtiraf etmeliyim babamdan daha ilginç bir soru beklemiştim.

“Havuzda tanıştık. Lösemi. Tam olarak nasıl biri bende bilmiyorum. Adres konusunda da bulamazlarsa çok da üzülmem.”

Annem hoşlanmamıştı cevabımdan. “Evine çağırdığın arkadaşını istemiyor gibisin tatlım.” Gene anlamıştı ama Turuncunun zorla davet ettirdiğini söylemek istemedim.

“Sadece heyecanlıyım o kadar.” Beş belki de altı yıldır odama benden başka çocuk girmediği için söylediğim bu mazeret ailemin bam teline dokunacağı için şanslıydım. Daha fazla sorgulamayacaklardı.

“Neyse sorun değil, yarın tanışırız nasıl olsa.” Diyerek annem konuyu kapatmıştı.

Yemekten sonra odama çekildim. Kitaplığımdan Mark Twain seçtim ve yarını düşünmemeye çalıştım. Mark Twain’in her duruma söyleyeceği bir sözü vardır demişti babam. Durumuma uygun metaforu aramaya koyulmuştum. Turuncu balıkların istilasına uğradığım kabustan uyandığımda karşımda onu görmüştüm. Esasında beni uykudan uyandıran, acımasızca dürten hatta taciz eden sabahın 9’undaki sapık Turuncuydu.

“Kara, Karaaaa, hey Kara kalk artık.”

“Ben geldim, Turuncu! Sırtını döndüğünde gitmeyeceğim.”

“Ölü gibi uyuyorsun, ne var bu kemik torbası vücudunun içinde, kurşun gibi ağır.”

“Çık şu lanet olası yorganın içinden, beni duyduğunu biliyorum.” gibi sözlere daha fazla tahammül edemeyip yataktan sıçradığımda karşılaştığım manzara son derece tehlikeliydi. Annem ve babam kapının orada dikilmiş oğullarını tartaklayan bu tuhaf çocuğa bakıyorlardı. 14 yıldır kimsenin tek kötü söz etmediği, el üstünde tutulan biricik oğulları sabahın köründe tanımadıkları biri tarafından hakarete uğruyor ve dürtükleniyordu. Gerçi esas bombayı patlatan bendim.

“Dazlaklar gezegeninden gelen sapık uzaylı gibi davranmayı yapmayı kes! Ayrıca saat kaç haberin var mı, cidden derdin ne senin?”

Kesinlikle telafi olmayan bir hata yapmıştım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s