BİRAZ DAHA // Turuncu Günler 2

Babam yine merdivenin sonunda beni bekliyordu. Olası kazalara karşı daha doğrusu kötüleşeceğim gerçeği karşısında dört tarafı korumalıklarla çevrili merdivenden düşmemem için alınan bir önlemdi. Babama sorsam merdivenlerde gazete okuduğunu iddaa ederdi sanki çok normal bir şeymiş gibi. Sanki hala kandırılabilecek bir çocukmuşum gibi. Ama kandırılmıştım o gün de sessizliğimi ve umursamazlığımı koruyarak.

Babamla beraber annem ve pek değerli özel yiyeceklerimin beni beklediği masaya oturmuştuk. Dalıp gittiğim ve kontrolümü kaybettiğim bir sırada uzandığım sürahiyi masaya döktüm böylece kendi kahvaltı ıstırabımı annemle babama da bulaştırmıştım. “Ahh canım, hiç sorun değil sadece biraz daha dikkatli ol.” Bu kadar kontrollü bir anneye sahip olduğum için şükretmem gerekir miydi bilmiyordum ama her geçen saniye beni daha da germeye devam ediyordu sözleri. Babam “Ben küçükken dedenin başına ne sorunlar açıyordum ama gene de en çok sevdiği oğlu bendim” dedi ve alaycı bir göz kırpma ile karşılık vermişti. Gözlerimi kaçırdım artık iyice sinirlenmeye başlamıştım. Ardından kendi hikayelerini anlatmaya devam etti. En son safhaya ulaşmıştım daha ne kadar sabredecektim bu zırvalıklara. Annem masayı beş dakikada eski haline getirip önüme yeni ve daha iğrenç gözüken tabağı koymuştu. Son damla da geldi. “Nasıl olsa günün birinde öleceğim neden bu aptal şeyleri yemeye devam ediyorum.”

Siyahlığım bir çamur gibi annemle babamın üzerine sıçramıştı. Ahh babam, ne duygusal bir adam, gene ağlıyordu. Öleceğim düşüncesi ona fazlasıyla ağır ve üzücü geliyordu fakat onu bu halde görmeye tahammül edemiyordum. O benim babamdı hangi çocuk babasını ağlarken görmek isterdi. Annemin yüzüne dahi bakmadan uyuşukluğumun izin verdiği ölçüde en hızlı şekilde masayı terk ettim ve evden çıkıp arabanın yanında infazımı beklemeye başladım. Hiçbir zaman beni şaşırtmayan annem o gün de kendinden bekleneni yaptı ve mimiksiz suratıyla hiçbir şey söylemeden arabaya binmemi işaret etmişti. Monoton günlerimi özlediğimi hissetmiştim annemi bu şekilde görünce. Tüm yolculuk boyunca en ufak kelime etmemek en iyisi olacaktı.

“Ablanları akşam yemeğine davet ettiğini unutmadın umarım.” Neden hep ilk adımı atıyordu. “Evet, hatırlıyorum.” Koca bir yalan, nereden çıktı şimdi ablamlar. Sanırım siyah maske için yanlış günü seçmiştim. En büyük ablam şehrin en batısındaki bir hastanede doktordu. Küçük olan ise polis olduğu için sürekli mesailere kalır, deli gibi çalışırdı. Nadiren eve gelebildikleri için akşam yemekleri ailemiz için oldukça önemliydi. Daha doğrusu beni motive edebilmek için.

Neden sürekli aptal motive kelimesine bu kadar takık annem anlamıyordum. Dehşet verici bir psikolog olduğu için mi, benim yüzümden mesleğini yapamadığı için mi yoksa direk mesleğini üzerimde icra ettiği için miydi acaba. Bazen ciddi ciddi korkuyordum annemden, o sıralar en son izlediğim filmdeki gibi hipnoz etme tekniklerini öğrenmemesi için dua ediyordum. “Biliyorsun onlar sadece seni çok seviyorlar ve motive etmek istiyorlar. Yanlarında bu şekilde surat yapman onları kırabilir.” Şimdi de telepatik mi olmuştu benim annem. Düşüncelerimden şüphe etmemem lazımdı. “Bende onları seviyorum. Suya girdikten sonra sakinleşirim.” Şimdi ben annemi sakinleştiriyordum. Gerçi annemin hiçbir zaman böyle bir motivasyona ihtiyacı yoktu. Kadın başlı başına motive bombası adeta ayaklı huzur saçan. Maliyetsiz mutluluğu seri ürettiği halde maddi bir açığı olmayan biri…

Suyu düşünerek rehabilitasyonu ve doktorları fazla zaiyat vermeden atlatmıştım. Şoförüm gibi beni oradan oraya sürükleyen annem hiç şüphesiz yaptığı işten zevk alıyormuş gibi görünüyordu. Bana bakmadığı zaman gizlice bazen ona bakıyordum ve ancak o zaman gözlerinin altındaki morlukları fark ediyordum. Güzel ela gözleri kendinden emin bir şekilde daima ileriye bakardı. Bana bakmadığı zamanlarda ise içi boş, feri gitmiş, neşesi kaçmıştı. Anneme neler yaptığımı fark ettiğimde 13 yaşındaydım. Yolculuğumuzun son durağına giderken bunları düşünüp siyahlığımın derecesini bir tık daha koyulaştırmış olmuştum. Normal bir insan annesiyle barışmak için sarılıp seni seviyorum anne derdi arabadan inerken. Ben en moron ifademle arkama bile bakmadan topal topal tesisin girişine doğru yürümüştüm. Berbatlığım katlanarak devam ediyordu.

Kafama üşüşen bu düşünceler ayaklarıma değen ılık suyla dağılıp gitmişti. Her şeyi unutmuş, her şeyden muaf olmuş bir çocuktum artık. Ne hastalığım ne engellerim ne de kırdığım kalpler vardı. Tüm siyahları suya bırakmıştım. Eskisi kadar yüzemediğimin farkındaydım ama yine de sırtımı dayadığımda beni hep yukarı kaldıran, destekleyen suyun varlığı huzur veriyordu. Tavanı ezberleyebileceğim, kirişleri, kolonları ve pencereleri tek tek sayabileceğim şekilde duruyordum.

Sakin ruh halim suratıma sıçratılan su ile mahvoldu. Bunu kimin yaptığını görmek için doğrulduğumda gördüm onu. Hayatımı mahvedecek kişiyi. Bonesiz ve saçsız kafası pencerelerden girip suyun yüzeyinden yansıyan ışıklarla parlamış bir oğlan karşımda duruyordu. “Ne yaptığını sanıyorsun?” diye çıkıştım. Yeşil gözlerini büyüterek “İstemeden oldu” cevabını verdi. “Koca havuzda yüzecek başka bir yer kalmadı mı!?” kesinlikle keyfimi kaçırmıştı.

“Bilerek yapmadığımı söyledim, daha ne büyütüyorsun! Denizler ülkesinin kralı mısın dostum!?” cevabını hiç beklemiyordum. Altta kalmamak adına “Denizlerin değil ama bu havuzun kralı benim. Neden diğer çocuklarla beraber yüzmüyorsun? Bu saatte seni eğlendirebilecek bir şey yok.” dedim. Sanırım o da bu cevabı beklemiyordu. Üzgün bir şekilde “Ben hastayım.” dedi. Onun bu hali sinirlenmişti beni. “Ben de 20 yaşımı göremeyeceğim tamam mı, diğer hasta çocuklarla beraber gel bir dahakine.” Bir kaya kadar sert, kutuplar kadar soğuk biriydim ben. Annem hep bu ifadeyi kullanırdı benim için ve dediklerimi duymadığı için sevinmiştim. “Ama ben seninle beraber yüzmek istediğim için geldim.”

“Ne?” Ne? Benimle mi? “Duydun ne dediğimi” Yeşilin bana beladan başka bir şey getirmeyeceğini biliyordum. “Saçma sapan konuşma da önümden çekil. Havuzun senden en uzak köşesinde sessizce ölümü bekleyeceğim.” Yılan gibi sivri dilim onda sanki etkisiz kalıyordu. “Seni uzun süredir hep bu saatlerde tek başına yüzerken görüyorum. Bu kasvetli yerde sıkılmadan nasıl durabiliyorsun. Düşündüm de neden benim gibi mükemmel biri varken yalnız kalasın o yüzden sana yardım etme kararı kaldım ve seninle arkadaş oldum. Buna alışsan iyi edersin.” 5 yaşındaki çocuk gibi inatçı ve saçmaydı sözleri. “Ben seninle değil arkadaş olmak aynı havuzda yüzmeye bile katlanamıyorum, yalnız bırak artık beni.” der demez kolunu boynuma attı ve “Ortak ilk işe şu sapık dilini düzeltmekle başlayacağız. Ben Turuncu. Yani bana öyle diyebilirsin. Eskiden yani Lösemi hortlamadan önce kız gibi uzun ve kabarık turuncu saçlarım vardı. Şapşik doktorların verdiği hain kemoterapi ilaçları iliğimi kurutması gerekirken saçlarımı mahvetti. Neyse sorun değil, kökü bende büyüyünce tekrar uzayacaklardır. Hatta şu an bile küçük küçük mitozlar geçiriyor olabilirler. Bugün dazlak bir yoldaş var karşında, yarın ise Turuncu! Kim bilir. Ya senin hikayen ne?” dedi ve sırıttı.

O an beynimin yandığını hissettim. Suyun içerisinde olmasam kafamdan hafif hafif yükselen dumanları görebilirdim. Karşımda kendisine dazlak diyen ve her kelimenin başına tuhaf sıfatlar ekleyen yeşil gözlü birisi vardı. Bir süredir hareket etmediğim için üşüyen cılız bedenim Turuncu’dan yansıyan ışıklarla ısınıyordu. Bu nasıl bir çocuktu böyle!? Vereceğim tüm cevapları ağzıma tıkayacağına emin olduğum için uzatmamaya karar verdim.

“Muscular Distrofi. Kas erimesi gibi.” Beni izlediğine göre tuhaf yürüyüşümden ve çirkin görünüşümden ne dediğimi anlıyor olmalıydı. “Adım-“ lafımı yarı kesecek kadar umursamazdı. “Dur! Zaten adını biliyorum. Eğer yoldaş isek takma bir ad bulmak gerek sana. Hmm, ne olabilir… Senin aklına bir şey geliyor mu?” Böyle saçmalıklardan nefret ederdim. “Bak bence bu tür şeylere gerek yok, sonuçta çocuk değiliz. Adımla hitap etmen yeterli.” Ben kime konuşuyordum! “Buldum! Seni ilk gördüğümde küçük kara balığa benzetmiştim. Geçen sene bunak dedem bana o kitabı hediye etmişti doğum günümde. Hikayeden bir halt anlamadım ama resimleri güzeldi. Sende bu kapkara saçlarla suda yatınca ona çok benziyorsun.” Durdurmazsam sonsuza kadar konuşacak biriydi. “Daha ne olduğunu anlamadığın bir hikayenin acınası küçük kara balığı olmayacağım.” diye susturdum.  “Kitabı okuduğunu biliyordum. Tamamdır, Kara Balık tanıştığıma memnun oldum.” dedi ve elini uzattı. Elini tabi ki sıkmadım ama umurunda bile değildi.

Günümün en sevdiğim 1 saati Kara Balık, Kara Balık diye başımı ağrıtan bu çocukla geçmişti. Annemin yanına dönmek için ayrılırken kulağıma eğilip “Kara Balık, bugünlük böyle olsun, ama yarın çok önemli bir görev bizi bekliyor. Kendini hazırlasan iyi olur.” dedi ve benden önce çıkıp gitti. Kesinlikle hain kemoterapi ilaçları saçlarından sonra beynini de mahvetmişti. Hatta son hücreye varana kadar yemişti öyle ki hayatta kalması bile bir mucizeydi. Dengesiz Turuncu ile bir daha karşılaşmamak için ne gerekiyorsa yapmalıydım. Lösemi denen şey böyle hortluyorsa bana bulaşmasına engel olmalıydım. Benim hastalığım bana bile büyük geliyordu, bir başka hasta çocuğa katlanamazdım.

Kendimden başka birinin hastalığının beni daha fazla yıprattığını fark ettiğimde 10 yaşımdaydım. Büyük ablam öğrenciydi o sıralar. Yoğun tempoda çalıştığı günlerde kendine bakmadığı için ağır bir pnömoni geçirmişti. Bu arada annem psikolog, ablam doktor ve ben de yegane hastaları olduğum için tıp terimlerini ailecek öğrenmiştik. Latinceden nefret ediyordum. Hiçbir evde Latince konuşulmasın ve kimse anlamasın diye dua ederdim. Ablamın zatürre olduğunu bilsem sanki her şey düzelecekti. Çok sevdiğim ablamın alnında damla damla oluşan terleri, geceleri sayıklamaları, inlemeleri ve öksürükleri kafamın içindeydi sürekli. Bakmaya bile dayanamadığım için yan odadaki ablamı 2 hafta görmemiştim.

Bana hiçbir zaman kızmamıştı ama annem bu davranışımı oldukça çocukça bulmuş, kendisini kıskandığımı savunmuştu. Hatta bir akşam “Hastalık ilgi çekme aracı değildir, seni sevdiğimiz için seninle ilgileniyoruz. Ablaların hasta olduğunda da onlarla ilgilenirim, çünkü onları da seviyorum” demişti. Annem haklıydı ilgi sadece bende olsun istiyordum çünkü bir aileye bir hastalık yeterdi. Benden başka birinin ölme ihtimali alt üst etmişti bedenimi. Buna dayanamazdım. Ben zaten kendimi kurban etmiş ve kaybetmiştim, bir başkasını daha kaybedemezdim… Bedenim sevdiklerimin yerine tüm fiziksel acıları çekmeye razıydı o yüzden benden başka kimse acı çekmemeli, incinmemeliydi. Ablamı gördükçe kalbim acıyordu, korkuyordum. Bedenimin acısını, kalbime tercih ederken ailemin kalbinde ölümümün nasıl bir yara bırakacağını düşünmüyordum. Çünkü eğer onlarda beni, benim onları sevdiğim kadar seviyorsa ölümüm onlar için dünyadaki en kötü şey olacaktı. 10 yaşında kalbi acımasın diye kendini feda eden çocuğun 14 yaşında sevdiklerinin de kalbi acımasın diye kurban edeceği bir şeyi kalmamıştı. 8 yaşında hasta çocuklardan kaçmıştı, 10 yaşında sevmek ve sevilmekten.

Masada oturmuş tabağıma bakarken hala bunları düşünüyordum. “Hey, küçük kardeş rüyalarını geceye sakla” diyen küçük ablamın sesi normale döndürdü beni. Şahsına münhasır, deli dolu, sert, enerjik, fişek gibi biriydi ablam. Ve kaba. Ve nasıl denir fazla erkek gibi. Hiçbir zaman sahip olamayacağım koruyucu abi rolünü üstlenmişti. Salya sümük ağlak babamıza ve her şeyi sihirli sözcüklerle halledeceğini sanan annemize, yetimlerin annesi şefkat delisi doktor ablama ve psikopat bana sahip çıkardı. Evde tüm tamir işlerini yapar, eşyaları ağır demeden kaldırır, her işe önce o koşar ve hallederdi. Düşününce küçük ablamı kıskanmamak elimde değildi. Bende en azından birazcık onun kadar erkeksi olabilmeyi isterdim. Neyse en azından ufak bir gurur tanem daha kalmıştı. Kendimi asla ablama taşıtmamıştım çünkü eminim ki hiç zorluk çekmeden sırtında benle sağa sola koşturabilirdi. Haysiyetimi korumalıydım.

“Bir erkeğin aklında daima düşüneceği bir şeyler vardır, siz kızların aksine.” diye cevap verdim. “Kızlar seni sevmediği için her fırsatta onlardan nefret ettiğini söylememelisin küçük.” Tam bir cadıydı. “Belki de ben onları konuşmaya layık görmüyorum, tıpkı sana yaptığım gibi.” desem de kimse bana inanmadı. Büyük ablam “Benim en sevdiğim kardeşimle uğraşma lütfen, siz polislerin ağzından tatlı bir iki söz duysak insanlar daha pozitif olurdu bence” diye beni savundu. Her zaman benim tarafımda olurdu. Noktayı annem koydu “Yeter artık, hepiniz çocuk gibi dalaşıyorsunuz birbirinizle. Daha fazla hakaret yok.”.

Tüm olan biteni yüzünde gülümsemeyle izleyen babam için sanki her şey bir mucizeydi çünkü ne yaparsak şükreder ve gülerdi. Ve babamın şükredip güldüğü bu vakitler ağlamaya en yakın olduğu zamanlardı. Güçlüyü oynamaya çalışan babam bir süre sonra birbirleriyle dalaşan 3 kardeşin olamayacağını hatırlar ve değerli çocuklarına hayran hayran sevgiyle bakardı. Babamı seviyordum. Ağlamasına dayanamasam da hissettiği duyguları yüzünde taşıyan dürüst bir adamdı. Onu okumak çocuk oyuncağıydı. Fakat ben ve annem her gün suratımıza taktığımız maskelerle herkesi ve birbirimizikandırırdık. Kandırıldığımızı bilsek de birbirimize hep kanardık.

Ablamlar gittiğinde bende 20 dakika uğraşarak merdivenleri çıktım ve yatağa kan ter içinde yattığımda Turuncu konusu hakkında bir şeyler yapmayı planlıyordum. Önümdeki en büyük engel olan annemi ikna edebilirsem başka bir havuza gitmeliydim. O gece annemle yapacağım tartışmaları tekrarlayarak uykuya daldım.

Annemi ikna edememiştim ama pes etmeye niyetim yoktu. Engelli seansında herkesin havuzda olduğu saatlerde beni götürmesi konusunda anlaşmıştık. Turuncu gelse bile herkesin içinde onu atlatmam oldukça kolay olurdu. Böylece 2 hafta boyunca hep başka saatlerde havuza gittim. Hasta çocukları görmeye tahammül edemediğimi sanıyordum ama Turuncu benim için daha kritikti. 2 hafta sonunda Turuncu’nun vazgeçmiş olabileceğini düşünerek eski rutine dönmeye karar verdim. Annem oynak fikirlerim konusunda oldukça kafası karışık bir vaziyetteydi. Monotonlaşan hayatımın biraz renklendiğini düşündüğü için bu değişimlere ses çıkarmıyor gibi gelmişti bana.

Heyecanlı ve sabırsız bir şekilde tesise girdim ve mayolarımı giydim. Çılgınca bir şey yaparak kantinden pembe bir bone alıp kafama geçirdim. Kızların bayıldığı pembe rengi kafamda görünce beni tanımaz, tanısa bile çok kızsı bulur ve benimle arkadaş olmaktan vazgeçer diye düşündüm. Acaba pembe mayo da mı alsaydım? Kızların giydiği o çılgın pembe şeyleri giymektense ölürdüm daha iyi ve siyah şortumun üzerine çılgın pembe boneyi geçirdim. Korkarak havuzu kolaçan ettim, bomboştu. Rahatlayarak suya girdim ve uzun süredir huzurla suya girmenin keyfini çıkarıp kirişleri bıraktığım yerden saymaya devam ettim. Aniden suratıma su çarpınca dejavu diye içimden geçirerek doğruldum ama bunun dejavu olmadığını biliyordum. Talihsiz kaderim gene kendisini gösteriyor ve baş belası Turuncu ile burun buruna geliyordum.

Suratına sert bir bakış atamadan “Biz sana Kara dedik ama sen bildiğin Pembiş çıktın, beni 2 haftadır ektiğini görmezlikten geliyorum ama şu kızsallığı bir kenara bırakmazsan bundan sonra Pembiş balık olacaksın dostum!” dedi. Gözlerimi devirip boneyi kafamdan atarken hayatımın mahvolacağını biliyordum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s