BİRAZ DAHA // Turuncu Günler 2

Babam yine merdivenin sonunda beni bekliyordu. Olası kazalara karşı daha doğrusu kötüleşeceğim gerçeği karşısında dört tarafı korumalıklarla çevrili merdivenden düşmemem için alınan bir önlemdi. Babama sorsam merdivenlerde gazete okuduğunu iddaa ederdi sanki çok normal bir şeymiş gibi. Sanki hala kandırılabilecek bir çocukmuşum gibi. Ama kandırılmıştım o gün de sessizliğimi ve umursamazlığımı koruyarak.

Babamla beraber annem ve pek değerli özel yiyeceklerimin beni beklediği masaya oturmuştuk. Dalıp gittiğim ve kontrolümü kaybettiğim bir sırada uzandığım sürahiyi masaya döktüm böylece kendi kahvaltı ıstırabımı annemle babama da bulaştırmıştım. “Ahh canım, hiç sorun değil sadece biraz daha dikkatli ol.” Bu kadar kontrollü bir anneye sahip olduğum için şükretmem gerekir miydi bilmiyordum ama her geçen saniye beni daha da germeye devam ediyordu sözleri. Babam “Ben küçükken dedenin başına ne sorunlar açıyordum ama gene de en çok sevdiği oğlu bendim” dedi ve alaycı bir göz kırpma ile karşılık vermişti. Gözlerimi kaçırdım artık iyice sinirlenmeye başlamıştım. Ardından kendi hikayelerini anlatmaya devam etti. En son safhaya ulaşmıştım daha ne kadar sabredecektim bu zırvalıklara. Annem masayı beş dakikada eski haline getirip önüme yeni ve daha iğrenç gözüken tabağı koymuştu. Son damla da geldi. “Nasıl olsa günün birinde öleceğim neden bu aptal şeyleri yemeye devam ediyorum.”

Siyahlığım bir çamur gibi annemle babamın üzerine sıçramıştı. Ahh babam, ne duygusal bir adam, gene ağlıyordu. Öleceğim düşüncesi ona fazlasıyla ağır ve üzücü geliyordu fakat onu bu halde görmeye tahammül edemiyordum. O benim babamdı hangi çocuk babasını ağlarken görmek isterdi. Annemin yüzüne dahi bakmadan uyuşukluğumun izin verdiği ölçüde en hızlı şekilde masayı terk ettim ve evden çıkıp arabanın yanında infazımı beklemeye başladım. Hiçbir zaman beni şaşırtmayan annem o gün de kendinden bekleneni yaptı ve mimiksiz suratıyla hiçbir şey söylemeden arabaya binmemi işaret etmişti. Monoton günlerimi özlediğimi hissetmiştim annemi bu şekilde görünce. Tüm yolculuk boyunca en ufak kelime etmemek en iyisi olacaktı.

“Ablanları akşam yemeğine davet ettiğini unutmadın umarım.” Neden hep ilk adımı atıyordu. “Evet, hatırlıyorum.” Koca bir yalan, nereden çıktı şimdi ablamlar. Sanırım siyah maske için yanlış günü seçmiştim. En büyük ablam şehrin en batısındaki bir hastanede doktordu. Küçük olan ise polis olduğu için sürekli mesailere kalır, deli gibi çalışırdı. Nadiren eve gelebildikleri için akşam yemekleri ailemiz için oldukça önemliydi. Daha doğrusu beni motive edebilmek için.

Neden sürekli aptal motive kelimesine bu kadar takık annem anlamıyordum. Dehşet verici bir psikolog olduğu için mi, benim yüzümden mesleğini yapamadığı için mi yoksa direk mesleğini üzerimde icra ettiği için miydi acaba. Bazen ciddi ciddi korkuyordum annemden, o sıralar en son izlediğim filmdeki gibi hipnoz etme tekniklerini öğrenmemesi için dua ediyordum. “Biliyorsun onlar sadece seni çok seviyorlar ve motive etmek istiyorlar. Yanlarında bu şekilde surat yapman onları kırabilir.” Şimdi de telepatik mi olmuştu benim annem. Düşüncelerimden şüphe etmemem lazımdı. “Bende onları seviyorum. Suya girdikten sonra sakinleşirim.” Şimdi ben annemi sakinleştiriyordum. Gerçi annemin hiçbir zaman böyle bir motivasyona ihtiyacı yoktu. Kadın başlı başına motive bombası adeta ayaklı huzur saçan. Maliyetsiz mutluluğu seri ürettiği halde maddi bir açığı olmayan biri…

Suyu düşünerek rehabilitasyonu ve doktorları fazla zaiyat vermeden atlatmıştım. Şoförüm gibi beni oradan oraya sürükleyen annem hiç şüphesiz yaptığı işten zevk alıyormuş gibi görünüyordu. Bana bakmadığı zaman gizlice bazen ona bakıyordum ve ancak o zaman gözlerinin altındaki morlukları fark ediyordum. Güzel ela gözleri kendinden emin bir şekilde daima ileriye bakardı. Bana bakmadığı zamanlarda ise içi boş, feri gitmiş, neşesi kaçmıştı. Anneme neler yaptığımı fark ettiğimde 13 yaşındaydım. Yolculuğumuzun son durağına giderken bunları düşünüp siyahlığımın derecesini bir tık daha koyulaştırmış olmuştum. Normal bir insan annesiyle barışmak için sarılıp seni seviyorum anne derdi arabadan inerken. Ben en moron ifademle arkama bile bakmadan topal topal tesisin girişine doğru yürümüştüm. Berbatlığım katlanarak devam ediyordu.

Kafama üşüşen bu düşünceler ayaklarıma değen ılık suyla dağılıp gitmişti. Her şeyi unutmuş, her şeyden muaf olmuş bir çocuktum artık. Ne hastalığım ne engellerim ne de kırdığım kalpler vardı. Tüm siyahları suya bırakmıştım. Eskisi kadar yüzemediğimin farkındaydım ama yine de sırtımı dayadığımda beni hep yukarı kaldıran, destekleyen suyun varlığı huzur veriyordu. Tavanı ezberleyebileceğim, kirişleri, kolonları ve pencereleri tek tek sayabileceğim şekilde duruyordum.

Sakin ruh halim suratıma sıçratılan su ile mahvoldu. Bunu kimin yaptığını görmek için doğrulduğumda gördüm onu. Hayatımı mahvedecek kişiyi. Bonesiz ve saçsız kafası pencerelerden girip suyun yüzeyinden yansıyan ışıklarla parlamış bir oğlan karşımda duruyordu. “Ne yaptığını sanıyorsun?” diye çıkıştım. Yeşil gözlerini büyüterek “İstemeden oldu” cevabını verdi. “Koca havuzda yüzecek başka bir yer kalmadı mı!?” kesinlikle keyfimi kaçırmıştı.

“Bilerek yapmadığımı söyledim, daha ne büyütüyorsun! Denizler ülkesinin kralı mısın dostum!?” cevabını hiç beklemiyordum. Altta kalmamak adına “Denizlerin değil ama bu havuzun kralı benim. Neden diğer çocuklarla beraber yüzmüyorsun? Bu saatte seni eğlendirebilecek bir şey yok.” dedim. Sanırım o da bu cevabı beklemiyordu. Üzgün bir şekilde “Ben hastayım.” dedi. Onun bu hali sinirlenmişti beni. “Ben de 20 yaşımı göremeyeceğim tamam mı, diğer hasta çocuklarla beraber gel bir dahakine.” Bir kaya kadar sert, kutuplar kadar soğuk biriydim ben. Annem hep bu ifadeyi kullanırdı benim için ve dediklerimi duymadığı için sevinmiştim. “Ama ben seninle beraber yüzmek istediğim için geldim.”

“Ne?” Ne? Benimle mi? “Duydun ne dediğimi” Yeşilin bana beladan başka bir şey getirmeyeceğini biliyordum. “Saçma sapan konuşma da önümden çekil. Havuzun senden en uzak köşesinde sessizce ölümü bekleyeceğim.” Yılan gibi sivri dilim onda sanki etkisiz kalıyordu. “Seni uzun süredir hep bu saatlerde tek başına yüzerken görüyorum. Bu kasvetli yerde sıkılmadan nasıl durabiliyorsun. Düşündüm de neden benim gibi mükemmel biri varken yalnız kalasın o yüzden sana yardım etme kararı kaldım ve seninle arkadaş oldum. Buna alışsan iyi edersin.” 5 yaşındaki çocuk gibi inatçı ve saçmaydı sözleri. “Ben seninle değil arkadaş olmak aynı havuzda yüzmeye bile katlanamıyorum, yalnız bırak artık beni.” der demez kolunu boynuma attı ve “Ortak ilk işe şu sapık dilini düzeltmekle başlayacağız. Ben Turuncu. Yani bana öyle diyebilirsin. Eskiden yani Lösemi hortlamadan önce kız gibi uzun ve kabarık turuncu saçlarım vardı. Şapşik doktorların verdiği hain kemoterapi ilaçları iliğimi kurutması gerekirken saçlarımı mahvetti. Neyse sorun değil, kökü bende büyüyünce tekrar uzayacaklardır. Hatta şu an bile küçük küçük mitozlar geçiriyor olabilirler. Bugün dazlak bir yoldaş var karşında, yarın ise Turuncu! Kim bilir. Ya senin hikayen ne?” dedi ve sırıttı.

O an beynimin yandığını hissettim. Suyun içerisinde olmasam kafamdan hafif hafif yükselen dumanları görebilirdim. Karşımda kendisine dazlak diyen ve her kelimenin başına tuhaf sıfatlar ekleyen yeşil gözlü birisi vardı. Bir süredir hareket etmediğim için üşüyen cılız bedenim Turuncu’dan yansıyan ışıklarla ısınıyordu. Bu nasıl bir çocuktu böyle!? Vereceğim tüm cevapları ağzıma tıkayacağına emin olduğum için uzatmamaya karar verdim.

“Muscular Distrofi. Kas erimesi gibi.” Beni izlediğine göre tuhaf yürüyüşümden ve çirkin görünüşümden ne dediğimi anlıyor olmalıydı. “Adım-“ lafımı yarı kesecek kadar umursamazdı. “Dur! Zaten adını biliyorum. Eğer yoldaş isek takma bir ad bulmak gerek sana. Hmm, ne olabilir… Senin aklına bir şey geliyor mu?” Böyle saçmalıklardan nefret ederdim. “Bak bence bu tür şeylere gerek yok, sonuçta çocuk değiliz. Adımla hitap etmen yeterli.” Ben kime konuşuyordum! “Buldum! Seni ilk gördüğümde küçük kara balığa benzetmiştim. Geçen sene bunak dedem bana o kitabı hediye etmişti doğum günümde. Hikayeden bir halt anlamadım ama resimleri güzeldi. Sende bu kapkara saçlarla suda yatınca ona çok benziyorsun.” Durdurmazsam sonsuza kadar konuşacak biriydi. “Daha ne olduğunu anlamadığın bir hikayenin acınası küçük kara balığı olmayacağım.” diye susturdum.  “Kitabı okuduğunu biliyordum. Tamamdır, Kara Balık tanıştığıma memnun oldum.” dedi ve elini uzattı. Elini tabi ki sıkmadım ama umurunda bile değildi.

Günümün en sevdiğim 1 saati Kara Balık, Kara Balık diye başımı ağrıtan bu çocukla geçmişti. Annemin yanına dönmek için ayrılırken kulağıma eğilip “Kara Balık, bugünlük böyle olsun, ama yarın çok önemli bir görev bizi bekliyor. Kendini hazırlasan iyi olur.” dedi ve benden önce çıkıp gitti. Kesinlikle hain kemoterapi ilaçları saçlarından sonra beynini de mahvetmişti. Hatta son hücreye varana kadar yemişti öyle ki hayatta kalması bile bir mucizeydi. Dengesiz Turuncu ile bir daha karşılaşmamak için ne gerekiyorsa yapmalıydım. Lösemi denen şey böyle hortluyorsa bana bulaşmasına engel olmalıydım. Benim hastalığım bana bile büyük geliyordu, bir başka hasta çocuğa katlanamazdım.

Kendimden başka birinin hastalığının beni daha fazla yıprattığını fark ettiğimde 10 yaşımdaydım. Büyük ablam öğrenciydi o sıralar. Yoğun tempoda çalıştığı günlerde kendine bakmadığı için ağır bir pnömoni geçirmişti. Bu arada annem psikolog, ablam doktor ve ben de yegane hastaları olduğum için tıp terimlerini ailecek öğrenmiştik. Latinceden nefret ediyordum. Hiçbir evde Latince konuşulmasın ve kimse anlamasın diye dua ederdim. Ablamın zatürre olduğunu bilsem sanki her şey düzelecekti. Çok sevdiğim ablamın alnında damla damla oluşan terleri, geceleri sayıklamaları, inlemeleri ve öksürükleri kafamın içindeydi sürekli. Bakmaya bile dayanamadığım için yan odadaki ablamı 2 hafta görmemiştim.

Bana hiçbir zaman kızmamıştı ama annem bu davranışımı oldukça çocukça bulmuş, kendisini kıskandığımı savunmuştu. Hatta bir akşam “Hastalık ilgi çekme aracı değildir, seni sevdiğimiz için seninle ilgileniyoruz. Ablaların hasta olduğunda da onlarla ilgilenirim, çünkü onları da seviyorum” demişti. Annem haklıydı ilgi sadece bende olsun istiyordum çünkü bir aileye bir hastalık yeterdi. Benden başka birinin ölme ihtimali alt üst etmişti bedenimi. Buna dayanamazdım. Ben zaten kendimi kurban etmiş ve kaybetmiştim, bir başkasını daha kaybedemezdim… Bedenim sevdiklerimin yerine tüm fiziksel acıları çekmeye razıydı o yüzden benden başka kimse acı çekmemeli, incinmemeliydi. Ablamı gördükçe kalbim acıyordu, korkuyordum. Bedenimin acısını, kalbime tercih ederken ailemin kalbinde ölümümün nasıl bir yara bırakacağını düşünmüyordum. Çünkü eğer onlarda beni, benim onları sevdiğim kadar seviyorsa ölümüm onlar için dünyadaki en kötü şey olacaktı. 10 yaşında kalbi acımasın diye kendini feda eden çocuğun 14 yaşında sevdiklerinin de kalbi acımasın diye kurban edeceği bir şeyi kalmamıştı. 8 yaşında hasta çocuklardan kaçmıştı, 10 yaşında sevmek ve sevilmekten.

Masada oturmuş tabağıma bakarken hala bunları düşünüyordum. “Hey, küçük kardeş rüyalarını geceye sakla” diyen küçük ablamın sesi normale döndürdü beni. Şahsına münhasır, deli dolu, sert, enerjik, fişek gibi biriydi ablam. Ve kaba. Ve nasıl denir fazla erkek gibi. Hiçbir zaman sahip olamayacağım koruyucu abi rolünü üstlenmişti. Salya sümük ağlak babamıza ve her şeyi sihirli sözcüklerle halledeceğini sanan annemize, yetimlerin annesi şefkat delisi doktor ablama ve psikopat bana sahip çıkardı. Evde tüm tamir işlerini yapar, eşyaları ağır demeden kaldırır, her işe önce o koşar ve hallederdi. Düşününce küçük ablamı kıskanmamak elimde değildi. Bende en azından birazcık onun kadar erkeksi olabilmeyi isterdim. Neyse en azından ufak bir gurur tanem daha kalmıştı. Kendimi asla ablama taşıtmamıştım çünkü eminim ki hiç zorluk çekmeden sırtında benle sağa sola koşturabilirdi. Haysiyetimi korumalıydım.

“Bir erkeğin aklında daima düşüneceği bir şeyler vardır, siz kızların aksine.” diye cevap verdim. “Kızlar seni sevmediği için her fırsatta onlardan nefret ettiğini söylememelisin küçük.” Tam bir cadıydı. “Belki de ben onları konuşmaya layık görmüyorum, tıpkı sana yaptığım gibi.” desem de kimse bana inanmadı. Büyük ablam “Benim en sevdiğim kardeşimle uğraşma lütfen, siz polislerin ağzından tatlı bir iki söz duysak insanlar daha pozitif olurdu bence” diye beni savundu. Her zaman benim tarafımda olurdu. Noktayı annem koydu “Yeter artık, hepiniz çocuk gibi dalaşıyorsunuz birbirinizle. Daha fazla hakaret yok.”.

Tüm olan biteni yüzünde gülümsemeyle izleyen babam için sanki her şey bir mucizeydi çünkü ne yaparsak şükreder ve gülerdi. Ve babamın şükredip güldüğü bu vakitler ağlamaya en yakın olduğu zamanlardı. Güçlüyü oynamaya çalışan babam bir süre sonra birbirleriyle dalaşan 3 kardeşin olamayacağını hatırlar ve değerli çocuklarına hayran hayran sevgiyle bakardı. Babamı seviyordum. Ağlamasına dayanamasam da hissettiği duyguları yüzünde taşıyan dürüst bir adamdı. Onu okumak çocuk oyuncağıydı. Fakat ben ve annem her gün suratımıza taktığımız maskelerle herkesi ve birbirimizikandırırdık. Kandırıldığımızı bilsek de birbirimize hep kanardık.

Ablamlar gittiğinde bende 20 dakika uğraşarak merdivenleri çıktım ve yatağa kan ter içinde yattığımda Turuncu konusu hakkında bir şeyler yapmayı planlıyordum. Önümdeki en büyük engel olan annemi ikna edebilirsem başka bir havuza gitmeliydim. O gece annemle yapacağım tartışmaları tekrarlayarak uykuya daldım.

Annemi ikna edememiştim ama pes etmeye niyetim yoktu. Engelli seansında herkesin havuzda olduğu saatlerde beni götürmesi konusunda anlaşmıştık. Turuncu gelse bile herkesin içinde onu atlatmam oldukça kolay olurdu. Böylece 2 hafta boyunca hep başka saatlerde havuza gittim. Hasta çocukları görmeye tahammül edemediğimi sanıyordum ama Turuncu benim için daha kritikti. 2 hafta sonunda Turuncu’nun vazgeçmiş olabileceğini düşünerek eski rutine dönmeye karar verdim. Annem oynak fikirlerim konusunda oldukça kafası karışık bir vaziyetteydi. Monotonlaşan hayatımın biraz renklendiğini düşündüğü için bu değişimlere ses çıkarmıyor gibi gelmişti bana.

Heyecanlı ve sabırsız bir şekilde tesise girdim ve mayolarımı giydim. Çılgınca bir şey yaparak kantinden pembe bir bone alıp kafama geçirdim. Kızların bayıldığı pembe rengi kafamda görünce beni tanımaz, tanısa bile çok kızsı bulur ve benimle arkadaş olmaktan vazgeçer diye düşündüm. Acaba pembe mayo da mı alsaydım? Kızların giydiği o çılgın pembe şeyleri giymektense ölürdüm daha iyi ve siyah şortumun üzerine çılgın pembe boneyi geçirdim. Korkarak havuzu kolaçan ettim, bomboştu. Rahatlayarak suya girdim ve uzun süredir huzurla suya girmenin keyfini çıkarıp kirişleri bıraktığım yerden saymaya devam ettim. Aniden suratıma su çarpınca dejavu diye içimden geçirerek doğruldum ama bunun dejavu olmadığını biliyordum. Talihsiz kaderim gene kendisini gösteriyor ve baş belası Turuncu ile burun buruna geliyordum.

Suratına sert bir bakış atamadan “Biz sana Kara dedik ama sen bildiğin Pembiş çıktın, beni 2 haftadır ektiğini görmezlikten geliyorum ama şu kızsallığı bir kenara bırakmazsan bundan sonra Pembiş balık olacaksın dostum!” dedi. Gözlerimi devirip boneyi kafamdan atarken hayatımın mahvolacağını biliyordum.

BİRAZ DAHA // Gündoğumu 1

“Biraz daha.” Gözlerimi açtığımda düşündüğüm ilk şey buydu. Son zamanlarda düşündüğüm tek şeydi belki de. Pencereme vuran damlalar yavaşça süzülürken yatağımdan doğrulmaya mecalim olmadığını fark ettim. Yorgundum. Biraz daha uyuyamaz mıydım? Gene yağmur yağıyor ve yağmurdan nefret ediyorum. Güneş kuzey yarım kürede biraz daha kalamaz mıydı? 2 yıl önce sınıfta mavi tokalı bir kız vardı ve bana demişti ki “Güneş’le birlikte neden bizde yer değiştirmiyoruz. Ben büyüyünce Güneş gibi olmak istiyorum.” Ardından gülümsemişti. Bana gülümseyen tek kız olduğu için Güneş’i düşündüğümde istemsiz olarak o aklıma gelir ve bana sorduğu soru. “Sen büyüyünce ne olacaksın?” Bu soruyu ilk kez duymuyordum ama sanki gerçekten birisi ilk kez büyüyünce ne olmak istediğimi merak ediyor gibiydi. Yapmacık insanların sorduğu bu soruya her seferinde başka bir şey derdim. Öğretmen, doktor, mühendis, astronot, polis… Annemle babam akıl sağlığımdan şüphe etseler de bunu yapmaktan zevk alırdım. Adil olan buydu. Yalana yalan. Ve ben gerçeğe gerçekle cevap vermem gerektiğini bilecek kadar yalan söylemiştim. Bunu yaparken gerçekle bir gün yüzleşeceğimi düşünmemiştim. Ben büyüyünce ne olmak istediğimi hiç düşünmemiştim büyüyünce ne olacağım diye düşünmek tüm vaktimi aldığı için. Ben nasıl bir hayal kurabilirdim ki büyüme şansım bile yokken! O gün mavi tokalı kız verdiğim yanıtı anlamamıştı ve anlamayacaktı hiçbir zaman. “Ben sadece büyümek istiyorum.”

Büyümek… Bir takıntıydı benim evimde. Bir tabuydu asla sözü geçmeyen. Bir kabustu geceleri üzerimize çöken. Bir vesvese gibi sürekli kulaklarımıza çalınırdı. Kalplerimizi öyle bir sarsardı ki deprem gibiydi. Bir korkuydu bilinç altımızdaki en derin duygu… Kapalı kapılar arkasında fısıldanarak söylenirdi. “Büyümesi ne durumda?” veya “Yaşıtlarıyla aynı şekilde büyümüyor.” Bazı günler daha kötüsü olurdu. “Ne kadar daha büyüyecek?” Duymamış gibi yaptığım bu soru bazen çok kızdırırdı beni bazen de üzerime birisi oturmuş gibi yorgun hissettirirdi. O zamanlar bu duyguyu bilmiyordum ama artık üzüntü, keder, hüzün, acı ve mutsuzluk gibi anlamlara geldiğini öğrendim. Ne çok eş anlamı vardı. Bir duygu için ne çok kelimeyi ziyan etmişler oysa ki. Üzüldüğüm o günlerde anneme içimden cevap verirdim. “Biraz daha.”

Gün yağmurla başlamıştı benim için ve kararımı çoktan vermiştim. O gün ki ruh halim kesinlikle hüzün tadında olacaktı. Kalbimin derinlerine doğru elimi attım ve canımı en yakan yerden bir parça çekip kopardım. Elimde tuttuğum siyah parçayı yüzüme taktım. Bu maskenin ismi Laleydi, siyahların en çirkini ve karanlığı. Esasında neden bu çiçeğin ismini verdiğimi bilmiyorum ama sanırım diğer duygularla önce tanışıp en çok bildiğim çiçek isimlerini tükettiğimden böyle oldu. Siyah hüzüne bir tek Lale kaldı. Her sabah yaptığım bir ritüeldi benim için. İstediğim duyguyu, rengi ve çiçeği seçip istediğim gibi bir gün geçiriyordum. Karar vermekte zorlandığım günler vardı ama genelde annem odama girmeden çoktan işimi halletmiş olurdum. Değerli oğlunun yüzünü maskesiz ve renksiz en son ne zaman gördü merak ediyorum. Bu sessiz ve bencil oyuna ne zaman başladığım hakkında zaten en ufak bir fikrim yok…
“Canım uyandın mı?” Olamaz bugün çok fazla vakit kaybettim. Normalde maske seçiminden sonra zamanım kalır ve gün içindeki diyalogların da üstünden geçerdim. Büyük ihtimal Siyah Laleyi seçtiğim için geç kaldım zira ne zaman bunu seçsem gereğinden fazla düşünürdüm. “Hadi uyan tatlım.” Gözümü açmadan önce biraz daha beklemem lazım. “Geç kalıcaz.” Evet sihirli sözcüklerde söylendiğine göre uyanma vakti geldi. “Günaydın” “Günaydın oğlum, hadi hazırlan bir an önce kahvaltıya gel.” Merdivenden inerken çıkardığı sesleri dinledikten sonra uyuşuk bir şekilde kalktım ve yüzümü yıkamaya gittim. Kot pantolonumun üzerine siyah bir tişört giydim ve cama vuran sesler sanki bana ne yaptığını sanıyorsun der gibi şiddetlendi. Çıldıracağım bugün gerçekten simsiyah bir gün. Kazak giymekten nefret ederim ama mecbur elime ilk geçen kalın şeyi giydim ve trabzanlardan tutunarak dikkatli bir şekilde mutfağa indim. 10 dakikamı aldı.
12 yaşımdan beri kazak giyerken zorlanıyorum. 9 yaşımdan beri uzun süre yürüyemiyorum. 5 yaşımdan beri koşamıyorum. Ve 2 aydır oturduğum yerden kalkmakta güçlük çekiyorum. 14 yaşındayım ve okulu bıraktım. Her sabah rehabilitasyona gitmek için kalkıyorum. Öğleden sonra doktorlar arasında paslaşılan bir top gibiyim. Ve günün tek sevdiğim kısmı her gün gittiğim havuz. İlk kez suya girdiğimde engelli çocuklar için ayrılan saatlerde özel bir programa getirmişti babam. 5 yaşındaydım ve suyu çok seviyordum. Anlam veremediğim uyuşukluğum suyun içerisinde kayboluyordu. Her bir su damlası derimden içeri giriyor kaslarımı birbirine sıkıca tutturan bir yapıştırıcı gibi tek tek her yerimin güçlendiğini hissediyordum. Özgürdüm. Lanet yer çekimi kanunundan kaçmayı başarabilmiştim tabi o yaşta kimse yer çekimi kanunu bilmez. Ben 5 yaşında suyun içinde yüzdüğümü değil uçtuğumu hissediyordum. Bir kuş gibi. 24 saatlik esaretten 1 saat olsun kurtulan, kafesinden her gün kaçan ve her gün tekrar aynı kafese konan… 7 yaşında bir tabak setine mal oldu normal çocuklar için ayrılan saatlerde havuza girme iznini koparmam ve büyük bir hüsrana mal oldu hayal kırıklığım. 2 ay sonra tekrar engelli saatlerinde gitmeye başlamış ve kimsenin gitmediği saatleri kollayacak kadar zekice davranıp koca havuzda tiranlığımı kurmuştum.
8 yaşında bir çocuk. Ne olduğunu bilmediği hastalıkların ağına düşmüş karıncalar gibi narin ve ufak olan kişilerin suya girişini merakla seyrediyor. Yaşça büyük olduğunu hissettiği fakat renkli kitaplarda gördüğü hayvan iskeletleri gibi şekilsiz ve kambur vücuda sahip birini görüyor. Yanından ayrılmayan büyük insanlar çocuğu taşıyıp beraber suya giriyorlar. 8 yaşındaki çocuk büyümenin ne olduğunu bilemeyen çocuk birkaç yıl sonra ölü bir dinozor olacağım sanırım diyor. Fakat onu dehşete düşüren bu olmuyor. 5 dakika bile geçmeden büyük insanın kucağındaki ölü dinozorun garip sesler çıkardığını duyuyor. Sanki çığlık atıyor, kemikten yapılma kollarını amaçsızca sallayarak bağırıyor. Büyük insanlar sakince çocuğu sudan çıkarıp gözden kayboluyorlar zira olan sadece zihinsel engelli çocuğun ilk kez girdiği sudan korkması ve paniklemesiydi. 8 yaşındaki çocuğun aklından geçen ise “Ölü bir dinozor olabilirim, çığlık atan ölü dinozor olabilirim ama asla sudan korkan, çığlık atan ölü dinozor olmayacağım!” Beni dehşete düşüren bu olayı sonradan anlamama rağmen hala tek başıma giriyorum ve artık sudan korkmayacağımı biliyorum. Ben büyüyünce olacağım şeyden korkuyorum. Büyüyünce ne olmayacağımı bilmekten korkuyorum.

Ne hissettiğimi çok iyi biliyorum. Ne olacağımı da çok iyi biliyorum. Neden benim başıma geldi bu hastalık diye sormuyorum hiçbir zaman kendime. Bu dünyada futbol oynayan çocuklardan daha fazla çocuk var topu olmayan, oynayacak ayağı, yeri ve imkanı, özgürlüğü olmayan ve oynayacak yaşa dahi gelemeyen. Ben de bunlardan biriydim sadece. Talihsizler kervanına baştan değil ortalardan katılan. Benim hayatım sadece biraz daha ironik. Topum, ayağım, yerim, imkanım, özgürlüğüm var ama vuracak gücüm yok. Zihinsel olarak değil, fiziksel olarak. Tembel falan olduğumdan da değil. Sadece kemiklerime yapışan kaslarımın her geçen gün daha fazla desteğe ihtiyacı var. Çok zayıflar ve her geçen gün daha da zayıflıyorlar. Eski sınıfımdaki çocuklar konuşurken duymuştum, kas yapıyorlarmış. Demek ki yapılan bir şeymiş de kaslar çünkü ben bu zamana kadar benimkileri hep yıkıyordum. Benim kaslarımın desteğe ihtiyacı var ve bu yüzden sürekli kötüleşen bir yaşantı içine çekiliyorum. Desteğin ne kadar önemli olduğunu anladım. Ya kalbimin desteği sağlam olmasaydı nasıl yaşardım diye düşünüyorum. İnsanlar dayanıksız kalpleriyle kimsesiz 50 senelik hayatın kaç senesinde huzurlu olabiliyorlar merak ediyorum. Ben Duchenne Muscular Distrofi denen bir hastalığa sahip 14 yaşındaki bir çocuğum. Büyüyünce ne olacağını bilmeyen birisi olarak cevaplayamadığım soruları duyacak birini arıyorum.

Gerekli Zırvalıklar

Gene aynı.
Gökte yıldızlar, yerde insanlar aynı.
Güneş batıyor doğduktan sonra
Her gün yeni başlangıç ve bitiş
Ümitler yeşeriyor ve soluyor derinlerde
Herşey aynı şekilde
Doğuyor, büyüyor ve ölüyor.
Herşey aynı.
Yitikler için de aynı.
Sadece Güneş doğmuyor oralarda
Günler ardı ardına batıyor
Yerin dibine geçiyor her soluk alışla
Çığlık çığlığa eziliyor ve küçülüyor
Bir çocuk daha kayboluyor yitiklerde
Kimsenin bilmediği ve görmediği bir yer değil
Dünya’nın baktığı ve duyduğu bir yer
Yitikler insanlığın asırlardır şahit olduğu yüzkarası
Gülümseyen suratların ardındaki çirkin sima
Serseri bir kurşunun tetiğini çeken asıl zorba
Ama yitiklerden korkulmaz
Çaresizliğe sürüklenen onlar değil
Yitiklerden ziyade yitirenler karabasan gibi üstümüzde
Merhameti ve sevgiyi yitirmek fena olsa da
Acıyı ve acımayı yitirmek kanıma dokunuyor
Papatya tarlalarında dolaşan çocuk gibi
Beş bilyelik ganimetini eve getiren çocuk gibi
Cehennemin içinde kendi cennetini yaşayan çocuk gibi
Mazeretsiz umarsızlığın bahanesi yok
Yitirenler elli yaşındaki bir çocuk
Ağzı emzikli, altı bezli bir haşere
Ve umarsızlıklarıyla yaptıkları yok etmekten ibaret
Küle döndürmek ve tamamen söndürmek
Bir çocuk karanlığı aydınlatır
Bir Yitiren bir yitik yaratır
Zulüm acıya gebe,
Acı merhametin elinden tutar
Merhamet sevginin peşindeyken.
Ve sevgi kokuşmuş bir kalbe zulmeder.
Herşey aynı.
Aklımı alıp götüren, kanımı donduran bu tekerrür
Artık canımı yakıyor ve nefesimi kesiyor.
Ya bazıları için sadece acı varsa
Zulümden sonra gelen…
Tekrar acı, tekrar zulüm…
Beş para etmez adilerin sonu yok
Adiliklerin ve pisliklerin sonu yok
Ama başka bir son var
Güneş’in ve günlerin bir nihayeti var
Yitikler için bir yerlerde bir umut var
Peki umudu da yitirenler!?

Posta Kutusundaki Mızıka’dan Bir Başka Mektup

Sevgili Dost,

Bir şehrin en güvenilir yeri sence neresidir? Şehrin neresinde kendimizi güvende hissedebilir, mızraklardan ve oklardan emin olabiliriz? Yalnız paltomuzu değil, zırhımızı ve sadağımızı da bırakacağımız kapı hangisidir? Hangi pencere açıldığında rüzgarı bizi üşütmez. Hangi merdiven çıkıldığında yormaz kalbimizi?

Sevgili Dost,

Bir şehrin en güvenilir yerinin hastaneler olduğunu söyledi bir doktor arkadaşım. “Çünkü savaşta bile hastaneler bombalanmaz. (Savaştan savaşa değişir yeni şahit olduk…) İçinde beyaz önlüklü insanlar dolaşır; gözlerin perdelerini çeker, kalplerin tıkanıklığını açarlar. Siz yüzlerinin asıklığına aldırmayın, ‘altın gibi’ kalpleri vardır.” dedi. Bende ona bir hikaye anlattım:

“Adamın biri gidip, son zamanlarda gözlerinin dışarı fırladığını ve kulaklarını da devamlı uğuldadığını söyleyerek doktordan yardım istemiş. Doktor adamı muayene ettikten sonra ciddi bir eda ile başını sallayıp, bademciklerinin alınması gerektiğini söylemiş. Adam bademciklerini aldırmış; fakat bunun bir faydası olmayınca başka bir doktora gitmiş. Bu doktor ise adama bütün dişlerini çektirmesini söylemiş. Adam bütün dişlerini çektirmiş ama ne gözlerinin patlaklığı geçmiş ne de kulaklarının uğultusu dinmiş. Bunun üzerinde adam üçüncü bir doktora görünmeye karar vermiş. Bu doktorlar 6 aylık ömrü kaldığının söyleyince adam çok üzülmüş. ‘Madem ki yakında öleceğim, bari o vakte kadar krallar gibi yaşamalıyım,’ demiş. Gıcır gıcır son model bir araba almış, üniformalı bir şoför tutmuş, şehrin en iyi otelindeki bir daireye yerleşmiş, en lüks terziye yirmi takım elbise diktirmiş.Hatta gömleklerini bile bir gömlekçiye sipariş etmiş. Gömlekçi, ‘Kol 16, yaka 34′ diye ölçülerini alırken, adam, ‘Yaka 33′ diye düzeltmiş. Gömlekçi tekrar ölçüp ’34’ diye ısrar edince adam: ‘Ama ben hep 33 yaka giyerim’ demiş, Bunun üzerinde gömlekçi omuz silkip: ‘Siz bilirsiniz, ama ben sizi uyarıyorum 33 yaka giymekte devam ederseniz, gözleriniz patlar, kulaklarınız da uğuldar,’ demiş.”

Sevgili Dost,

Gardiyanlık yapan bir arkadaşımsa bana bir şehrin en güvenilir yerinin, hapishaneler olduğunu söyledi. Yüksek duvarlar, dikenli teller, parmaklıklar ve kilitler mahkumları koruyormuş. Aslında mahkumlar şehrin en seçkin insanlarıymış. Diğer insanlara göre suç gibi görünen fiiller aslında hayatın tabii bir parçasıymış. Bu sözleri üzerine gardiyan dostuma da şu hikayeyi anlattım:

“Yalnız yaşamaktan bıkan bir çiftçi şehre gitti, bir kız bulup evlendi; karısını, tek atlı arabasına bindirip çiftliğinin yolunu tuttu.

Yolda atın ayağı takılıp düşer gibi oldu. Çiftçi: ‘Bu bir!’ dedi. Biraz sonra at yine tökezledi. Çiftçi: ‘Bu iki!’ dedi ve yola devam ettiler. Az sonra zavallı at, aynı şekilde ayağı sürçüp sendeleyince çiftçi: ‘Bu da üç!’ deyip tabancasını çekerek hayvanı vurdu.

Yeni gelinin aklı başından gitti. ‘Seni gidi kalpsiz!’ diye bağırdı ve kocasına şiddetli bir tokat attı.

Kocası sesini çıkarmadan bir süre onu süzdü ve; ‘Bu bir!’ dedi.”

Sevgili Dost,

Bir şehrin en güvenilir yeri, sence kütüphanelerdir. Çünkü kitaplar seslerini yükseltmezler. Bu yüzden kütüphanelerde derin bir sessizlik vardır. Sonra kitaplar tozlarını üzerimize üflemezler. Bu yüzden elbiselerimiz hep beyaz kalır, değil mi?

“What is this?”

Bir ingilizce kitabının sorusuna, “Fazla oluyorsun!” değil, “This is a book” denir. “Bu bir kitaptır”. Ne kitap!

Sevgili Dost,

Oldu olacak, sana da bir hikaye anlatıyım:

“Adam yağmurlu bir günde ıslanmamak için bir yer ararken kütüphaneye girdi. Taş masalarda çalışanların arasından geçip ağır ağır taş rafa doğru yürüdü. Üstleri oyma resimlerle süslenmiş, tahta kapaklarından zincirle duvara tutturulmuş bir cildi dikkatle raftan aldı. Taş sıraya oturdu. Cildi dizlerine koydu. Tahta kapağı açtı. Gözleriyle bile örselemekten korkarcasına bir huşu içinde papirüs üzerine elle yazılmış bir metni okumaya başladı:

- Bir şehrin en güvenilir yeri sence neresidir? Şehrin neresinde kendimizi güvende hissedebilir, mızraklardan ve oklardan emin olabiliriz?”

Sevgili Dost,

Ben bir şehrin en güvenilir yerinin neresi olduğunu biliyorum.

Sen de biliyorsun.

Kitapların Yandığı Derece, Fahrenheit 451, Ray Bradbury

ön kapak

“Mutlu olmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Eksik bir şey var. Çevreme bakıyorum. Kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, son on ya da on iki yıldır yakmakta olduğum kitaplar.”

Oldukça vurucu bir arka kapak yazısı. Hayal alemi fazlasıyla geniş kitap kurtlarının dahi sınırlarını zorlayan, böyle bir şey mümkün olabilir mi dedirten ve ilk fırsatta alıp okumalarına sebep olacak cinsten bir yazı.

Kitapların yandığı bir dünya, bir gelecek. Birçok insan özgürlüğün olmadığı, adaletin kaybolduğu, insani duyguların sömürülüp, yürüyen robotlara çevrilen toplumları anlatan kötü, bozuk ve kokuşmuş bir gelecek; yani DİSTOPYA türünden bir kitap okumuştur (en azından film izlemiştir.) Fiziksel ve duygusal baskılarla insanların nasıl kontrol altına alındığını görmüştür. Fakat hiçbir baskının olmadığı, tek yasağın kitap okumak ve bulundurmak olduğu bir dünyanın insanlar üzerinde derin ve büyük bir etki bırakacağı aklıma gelmemişti.

Tabii ki kime sorsak kitap ve önemi hakkında bin bir nutuk atıp, sayfalarca metin yazarlar. Sayın Bradbury ise içi boş sözleri sevmediği için sanırım direkt olarak bu yargının negatifi üzerinden bir varsayım güderek sonuçlarını aktarmış. Bir şeyin önemi yokluğunda anlaşılır demişler, Ray Bradbury de yapmış.

Kitaplarda su götürmez bir gerçek vardır ki okudukça insana kazandırdıkları gibi, fakat diğer yandan nasıl ortaya çıktıklarını öğrenmek beni daha çok doyuruyor. Mimarın aklından neler geçiyordu benim sevdiğim bu paragrafı yazarken, düşüncesi her zaman zihnimi meşgul eder. Şükür ki kitabın başında yazarın kendi elinden yazdığı önsöz var ve burada kitabın ilk kez dimağına düştüğü o aylak gece hakkında yazdıkları da hayli ilginç. Bence önsözler sonsöz olsa eminim daha çok insan okur o yüzden tavsiyem önsözü en son okuyun.

Kitabın konusu anlaşılmıştır ama bir kere daha telaffuz edelim. Teknolojinin üst seviyede olduğu, insanların mutlu? ve huzurlu bir hayat sürdüğü geleceğin Amerika’sında toplumu ilgilendiren tek bir kural vardır. Kitap okumak ve bulundurmak en büyük suçtur. Ve artık İtfaiyecilerin tek görevi yasak kitapların bulunduğu evleri yakmak. 

Açıkçası belirtmek gerek ki kitap fazlasıyla yüzeysel ve o zaman hakkında insanların hayalinde pek bir şey canlandıramıyor, gedikler ve boşluklar çok. Edebi yön de tatmin edici değil. Bence yazar da kurduğu dünyasındaki tüm bu olumsuzlukların farkındaydı ve tek derdi okura yepyeni bir bakış açışı kazandırmaktı. Çünkü geleceğin neler getireceği bilinmez, emin olunan tek şey kitapların olmadığı bir geleceğin insanlarının düşünceden ve kendi iç seslerinden saatte 100 mil hızla uzaklaşmış olacaklarıdır. Biliriz ki insanı diğer memelilerden ayıran şey ona bahşedilen düşünme becerisi ve cüz-i iradesidir. Bu da olmayınca otlakta yayılan koyunlardan farksız çoban nereye isterse oraya güdülen bir canlı gibidir. Ama hiçbir şey aynı kalmaz, bu sistemi de alt eden bir düşünce elbet çıkacaktır. Çünkü tarih tekerrürden ibarettir.

“Artık gökte iyice alçalmış olan aya baktı. Ay oradaydı, ayın ışımasının sebebi neydi? Elbette, güneşti, peki güneşi ısıtan şey neydi? Kendi ateşi. Güneş ise her gün yanıyor, yanıyor. Güneş ve zaman. Güneş ve zaman ve yanma. Yanıyor. Nehir onu biraz kaldırdı. Yanıyor. Güneş ve dünyadaki her saat. Hepsi bir araya gelerek kafasında tek bir şey oluşturdu. Karada uzun süre sürüklendikten ve nehirde kısa süre sürüklendikten sonra neden bir daha hayatında hiç yakmaması gerektiğini biliyordu.

Güneş her gün yanıyordu. Güneş. Zamanı yakıyordu. Dünya hızlı bir daire çiziyor ve kendi ekseni çevresinde dönüyor, zaman da nasıl olsa Montag’ın bir yardımı olmadan, yılları ve insanları yakıyordu. Böylece eğer o, itfaiyecilerle birlikte nesneleri, güneş de zamanı yakmaya devam ederse, bu her şeyin yakılacağı anlamına geliyordu. 

İkisinden birinin yakmayı bırakması gerekiyordu. Elbette güneş bırakmayacaktı; o halde görünüşe göre bunun, Montag ve birkaç saat öncesine kadar birlikte çalıştığı arkadaşları olması gerekiyordu.”

 

“Ateşin böyle görülebileceğini hiç düşünmemişti. Ateşin, alabildiği gibi verebileceğini de hayatında hiç düşünmemişti. Kokusu bile farklıydı.”

arka kapak

 

Steelheart, Brandon Sanderson

steelheart

Tereddütle aldığım bir kitabın kendine hayran bırakması hakkında bir yazı olacak birazdan yazacaklarım. Bir dostumla kendimize kitaplar belirleyip aynı anda okuma gibi projelerimiz sonucu ağımıza takılan, ikimizinde bilmediği, yazarın başka kitaplarını da okumadığımız fakat fantastik bilim kurguya duyduğumuz abartılı merak ile almayı gözümüzün yediği bir kitaptı. Bu vesileyle aldık, okuduk, ikimizde bayıldık.

Tabi okumaya önce arka kapaktan başlayan insanlar olarak klasik X-Men vari epikler, mutantlar gibi bir hikaye anlatıldığı hatasına düşecekken yazının devamında Tolkien’in yegane mirasçısı Robert Jordan’ın fena halde ün yapmış Zaman Çarkı serisinin son kitabını yazması için Brandon Sanderson’ı bizzat kendisi ölmeden evvel seçmiş olduğu ifade ediliyordu. Vay, vay, vay dedim içimden. Tolkien fantasyanın kadim imparatoru ve Robert Jordan’da bu yolun yolcusu. Sadece bu kadar ünlü bir yazarın son kitabını yazması değil bence mesele olan, esas mesele extra-ordinary bir hayal gücüne sahip bir adamın (Robert Jordan’ın) ayrı bir dünya kurması ve bu kuram üzerinde 12 tane kalın kalın kitaplar yazması. Kendi evrenin efendisi bir yazarın kitaplarının devamını yazmanın ve finali yapmanın ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Tabi bir yandan Zaman Çarkı üzerine çalışırken boş durmamış kendi kitaplarını da yazıp yayınlamaya başlamış. Ciddi yetenek var. Türünde sayısız kez best-seller seçilip, ödüller almış. Brandon Sanderson’ın bir röportajında okumuştum, Zaman Çarkı serisinin finalini bitirdiği gün şunları söylemiş:

“Bugün uyandığımda üzerinde çalışacağım bir Zaman Çarkı kitabı yoktu.”

Bir parça tuhaf bir adam olduğunu düşünürken tamamen sıra dışı olduğunu kabul ettiğim nokta kitap yazmakla alakalı kendi kurallarını sitesinde yayınladığını gördüğüm zamandı. Sanderson Fisrt LawSecond LawThird Law isimli 3 kuralını 3 ayrı makalede özetlemiş. Tüm bunlar yanında dilimize çevrilmiş çok az kitabı var yazarın ve çoğu da farklı yayın evi ve çevirmenden oluşuyor. Yayın evlerinin saçma politikaları kar-zarar üzerinden gittikçe daha çok yazar ve kitap telef olur. Neyse.

Bir yazar hakkında bu kadar laf etmek adetim değildi hiçbir zaman ama ben bu kitabın yazarına hayran kaldım cidden. Kitaplarda çoğu kez kahramanı sever herkes, az sayıda ama değerli bir kısım sağlam yan karakterleri sever, bazıları kitapta aktarılan derin duyguları sever, kimi sonlardaki aksiyonu, kimi başlardaki bilinmezi, kimi kitabın içindeki dünyayı sever. Ben bu kitapta ne kahramana (kahraman yok bence bu kitapta), ne yan karakterlere, ne aksiyona, ne duygu seline, ne de kitapta geçen dünyaya hayran kaldım. Yapboz parçaları gibi oluşturdukları o bütün olay örgüsüydü ilgimi çeken. Ve tabi ki süper kahramanlara bakış açısı da tartışılmaz kitabın en vurucu noktası.

Kitabın esas dilindeki kapak resmi
Kitabın esas dilindeki kapak resmi

3 kelime ile Brandon Sanderson’ı özetle deseler ilk kelimelerim Ayrıntı Adamı olurdu. Olay, gidişat, kurgu falan zaten kusursuz bir de bunların arasına sıkmadan, bunaltmadan serpiştirdiği ufak ayrıntılar beni benden aldı. Ciddi emek sarfetmiş. Bildiğin araştırma yapmış. Sanki hem işletme, hem mühendislik okumuş, ileri derece Fizik ve Kimya dersi almış. Emeği tebrik edip, piyasada bulduğum diğer kitaplarını da sipariş ettim. Bilemiyorum benim beğendiğim kadar ünlü olur mu ama şu devirde film endüstrisinin el atmadığı kitaplar insanların dikkatini çekemiyor ne yazık ki.

Arka kapaktaki tanıtım yazısı:

Dünyanın üstüne çöken felaketin gökyüzünde belirmesinin üzerinden on yıl geçmişti. Sıradan insanlar değişmeye başlamış, süperkahramanları andıran Epiklere dönüşmüşlerdi. Ama Epikler halkın dostu değildiler. O muhteşem yeteneklerini, güç için kullanıp insanları sömürüyorlardı.

Kimse Epiklerle savaşamazdı… Asiler hariç. Asiler bir grup sıradan insandı ve hayatlarını Epiklerin zayıf noktalarını bulup onları yok etmeye adamışlardı. David Asilere katılmak istiyordu. Çünkü Steelheart’ı istiyordu: yıllar önce babasını öldüren yenilmez Epik’i. Bunu uzun zamandır beklemiş, planlar yapmış, dünya üzerindeki tüm Epiklerle ilgili bilgi toplamıştı.

Şimdi harekete geçme zamanıydı. İntikam zamanı…

 Alıntılarım:

“-Motorun üzerinden ayağa kalkarak, gözlerimi yüz tonluk ölüm makinesine dikip tetiği çektim. Enerji dalgasının helikoptere isabet etmesiyle kokpit ve içindeki pilot anında buharlaştı. Bir an için Epiklerin hissettiğini sandığım gibi bir hisse kapıldım. Kendimi tanrı gibi hissetmiştim.”

“- Steelheart’a ulaşmak için her türlü araçtan yararlanmak zorundaydım. Ahlaki bakış açılarını kafaya takmaktan yıllar önce vazgeçmiştim. Böyle bir dünyada kimin ahlaki değerler için vakti vardı ki?”

“- İnsanlar nadiren birbirlerini öldürmek ister David. Sağlıklı bir insan zihninin yapısında böyle bir temel yoktur. Çoğu durumda insanlar birilerini öldürmekten kaçınmak için ellerinden geleni yapar. “

 

 

Deatpoint
Deatpoint
Steelheart bankayı ve tüm şehri çeliğe çevirirken
Steelheart bankayı ve tüm şehri çeliğe çevirirken

Son söz olarak diyeceğim odur ki Hardcover Fiction, Ağır Bilim Kurgu ve Fantastik Dünya hayranı iseniz kaçırmayacağınız bir kitap. Kaçırmamanız gereken.

Az Önce Bir Çocuk Geçti

dün güneş üstüne doğdu

gelecekte batacak üstüne

hatırlanmayan bir anı

kalacak geçmişin gündüzünde

az önce bir çocuk geçti

ellerinde inciler boncuklar

döke saça gitti

bir anne seslendi arkasından

bir araya gelse Dünyanın tüm sevgileri

etmezdi bir seslenişin eşdeğeri

 az önce birilerinden ödünç aldım

bilmediğin kelimelerin gizini

az önce bir çocuk geçti yan sokaktan

pencereye tünemiş nineler gördü

dolaşırken kalabalık sokaklarda

ne tuhaf kimse görmedi

nineyi, gözlerini ve yatıya gelmiş özlemi

o yaşta çocuklar kuş görür

İstanbul’da ise kedi görür pencere önlerinde

kırışmış, eskimiş gözlerin sesini duymaz

o yaşta çocuklar miyavlamalara kanar

iki cik cik peşine dünyayı arşınlar

duvarlardan sarkan iki salkım üzüm

ulaşmak için birbirlerini kovalar

zamanın çocukları değil eskinin çocukları

sokakların isimsiz efendileri

kaldırımların yegane sultanları

kendi evlerinin padişahları

duvarların ardındaki dere beyleri

bahçe kapılarının külhanbeyleri

köşebaşlarının hanları

ağaç dallarının hakanları

salıncakların kadim hükümdarları

misketler imparatorluğunda birer şehzade her biri

bisiklet diyarlarının asil lordları

az önce bir çocuk geçti

yüreğinde kainatın hepsi

dimağında sınırsız ülkeler

telsiz sınırlar

dikensiz teller

zararsız dikenler

elinde tuttuğu garip alet

bir terazi ki ederi adalet

bir de oldu mu cesaret

var sen o zaman hayal et